KARA SABRİ’NİN ÖLÜMÜ Ahmet ve Fahri, Nuri’nin ailesi dönünce, yardımcı olmak için sık sık evlerine uğramaya başladılar. Gezerken bazen, Nuri’nin kardeşi Ali’yi de alıyorlar; ona ağabeyini aratmamaya çalışıyorlardı. Ali de, Fahri’nin kardeşi İsmail akranı olduğundan, onlarla beraberliği çok seviyordu. Ahmet, hafta sonu, sabah namazı için erken kalkmıştı. Balkondan dışarıya bakınca, o ıssızlık ve serinlikte, biraz dolaşmak içinden geçti. Hâlâ arka ayakları aksayan Karabaş da, onu görünce peşine düştü. Karanlıklara gömülmüş binalarda, tek tük ışık sızan pencereler, hayat emaresi taşıyordu. Sokak lambalarının aydınlattığı tenha sokaklarda, Karabaştan korkan kediler sağa sola kaçışıyorlardı. Ahmet, gökyüzünün yıldızlarla parıldayan sonsuzluğuna dalıp gitmişti. Bu manzara; birkaç saat sonra, saniyede dört milyon ton Hidrojenin Helyuma dönüştüğü güneşle birlikte, yerini mavi sonsuzluğa bırakacaktı. Bu sınırsız tertibin harikulâdeliği karşısında âdetâ başı döndü; gönlünün derinlerinden kopup gelen Tevhid Kelimesi ile ürperdi: ‘La ilahe illallah...’ Yanında kendisini takip eden Karabaş, birden hızlanarak, ilerde yolun kıvrıldığı köşeye doğru koşmaya başladı. Oradaki çalılığa girip havlaması üzerine, o da merakla oraya yaklaştı. Köpeğin hırladığı çalının dibinde, kıvrılmış yatan birisi vardı. Adamın yandan görünüşü pek yabancı değildi. Yanına vardığında bir de ne görsün... Bu, Kara Sabri’ydi. Karnının altında kan göllenmiş; gözleri yarı açık, derin derin inliyordu. Ahmet,daha önceleri onunla yaşadığı hadiseleri hatırlayarak; içinden, bir an bırakıp gitmek geldi. Ancak, sonra kendinden utandı. Ne olursa olsun; bu bir insandı. Hem; bu vakitte kendisinin ona rastlaması bir tesadüf müydü? . İçinde uyanan merhametle, hâlâ hırlamakta olan Karabaşı sakinleştirdi. Sabri’yi kollarının altından kavrayıp, yol kenarına taşıdı. Kendi atletini çıkarıp yumak yaparak, kasığındaki kan sızan yeri tıkadı. Üzerinden de kemeri ile sararak, elinden geldiği kadar sabitledi. Yarı açık gözleri ile kendisini süzen, mecali tükenmiş Kara Sabri, hiç tepki vermiyordu. Belki de farkında bile değildi. Telefona gidip polise haber vermeyi veya ambulans çağırmayı düşündü. Bu sırada kendilerine doğru bir araba geldiğini görünce, onu durdurmaya karar verdi. Bu, bir dolmuştu. Ahmet, arabası boş olan şoföre seslendi: “Şoför ağabey!... Şurada birisi var; ağır yaralı. Onu hastaneye götürebilir miyiz?” Şoför, hemen minibüsten yardım etmek için atlarken mırıldandı: “Madem öyle, tabii.” Aşağıda, Ahmet’in omuzlarından tuttuğu yaralıyı görünce, pek hoşlanmadı: “Bu...” dedi. “Kara Sabri bu...Yahu insan dediğin bu mu senin? Kim bilir yine ne nane yemiştir?” Sonra Ahmet’e baktı: “Yoksa sen de onun arkadaşı mısın?” “Hayır ağabey... Onunla bir arkadaşlığım yok. Sadece bir tesadüf... İnsanlık namına yardım etmek istemiştim.” “Milletin başına yine belâ olması için mi? Su testisi su yolunda kırılır derler...” “Öyle diyorsunuz ama, ilerde ne olacağını biz bilebilir miyiz? Biz iyi olanı yapalım da...” Şoför biraz durakladıktan sonra: “Eh... Senin güzel düşüncelerin hatırına, haydi götürelim.” dedi. Yaralıyı arabaya yatırıp, hızla hastane acil servisine ulaştırdılar. Hemen sedyeye alınan Kara Sabri’yi, doktorlar müdahale odasına götürdüler. Hastane polisi de, Ahmet ve şoförü sorgulayıp rapor hazırladılar. Biraz sonra onları çağıran doktor, yaralıyı tam zamanında yetiştirdiklerini ve kan kaybından dolayı acilen iki ünite de kana ihtiyaç olduğunu söyledi. Bunun üzerine; kan grupları tuttuğu için, ikisi de kan verdiler. Kemal, genç bir şofördü. Gerçi bu erken vakitte işinden kalmıştı; ama iyilik yapmak için çırpınan Ahmet’i de sevmişti. Gülümseyerek: “Ahmet, o şu anda baygın. Hadi gidelim; seni de geçerken mahalleye bırakayım.” dedi. “Sağ ol Kemal ağabey.” dedi Ahmet. “Zaten benim yüzümden işine de geç kaldın.” “Olsun... Senin sayende ben de iyi bir iş yapmış oldum. Hem iyi insanlara destek olmak da lazım, değil mi?” “Kemal ağabey çok iyi niyetlisin; sağ ol... Gidelim öyleyse.” Ahmet, bir hafta kadar sonra Sabri’yi ziyaret etmeyi düşünmüştü. Hafta sonunda, evdeki çiçek açmış bir Gardenya saksısını hazırlayarak, hastaneye gitti. Sabri odasında yatıyordu. Onu görünce, avurtları çökmüş solgun yüzünü öbür tarafa çevirdi. Onun bu hali, bir an Ahmet’in içini burkmuştu. Bu sırada, başucunda bekleyen anne ve babası, hemen yanına geldiler. Babası minnetle ona sarıldı. Titreyen bir sesle: “Sen Ahmet olmalısın; oğlum seni bize anlattı.” dedi. “Amca geçmiş olsun... Durumu nasıl? Merak etmiştim de...” dedi Ahmet alçak gönüllülükle. “Evlâdım, Allah senden razı olsun. Sabri sana karşı çok mahcup. ‘Onun yüzüne bakamam, keşke beni bıraksaydı da ölseydim.’ diyor.” “Aman amca, o nasıl söz...” “Sana çok eziyet etmiş, ama şimdi çok pişman. Onun söylemeye yüzü yok; ben senden onu affetmeni rica ediyorum. Bu ona bir ders olmuş.” O sırada, annesi de ağlayarak söze girdi: “Evlâdım, yıllardır kaybettiğimiz oğlumuza, senin sayende yeniden kavuştuk. Rabbimiz senden razı olsun... O gece arkadaşlarıyla yine içmişler. Ne olduysa, münakaşa çıkmış; parasını almışlar, bıçaklayıp atıvermişler... Cenab-ı Hakk seni göndermiş... Senin hakkını nasıl öderiz?” Ahmet bu konuşmadan hem duygulanmış, hem de mahcup olmuştu: “Aman teyzeciğim, öyle şey olur mu? Bildiğiniz gibi, her şey Allahü Teâlâ’nın takdiri iledir. O nasip etmiş, öyle olmuş.” “Sen onun küçüğüsün; ama senden onu affetmeni bekliyoruz...” “Estağfirullah, ben hakkım varsa helâl ediyorum.” Bu sırada, Sabri’nin tedavisiyle alâkalanan Doktor içeri girdi. Sabri’nin babası, Ahmet’in kulağına eğilerek, yavaşça: “Oğlumun tedavisini yapan Doktor Mikail Bey.” dedi. Sonra Doktora dündü: “Doktor Bey... Bu delikanlı, oğlumu buraya getiren genç. Evvelâ Allah, sonra sizlerin sayesinde oğlumuza tekrar kavuştuk.” “Evet...” dedi Doktor. “Getirildiğinde kritik durumdaydı. Biraz daha gecikse veya hemen kan verilemese idi, netice vahim olabilirdi. Allah’ın lütfu; yaşayacak ömrü varmış ki...” Doktorun konuşması, Sabri’nin annesinin, hıçkırması ile kesildi: “Rabbim onu bize bağışladı.” dedi kadıncağız ağlayarak. Doktor onlara döndü: “Artık icap eden de; bağışlanan bu hayatın tekrar heder edilmemesi olmalı, değil mi?” Sabri’nin babası minnetle Doktora baktı: “İnşâalah Doktor Bey; şimdi sıra Sabri’de. Zaten o da artık böyle düşünüyor.” Sabri’yi kısa bir muayene eden Doktor: “Merak etmeyin. Gençliği bir şans onun için; kısa zamanda taburcu ederiz.” diyerek ayrıldı. Ahmet, başı hâlâ pencere tarafına dönük olan Sabri’ye baktı: “Amca.” dedi. “Ben biraz da onun yanına gideyim.” “Tabii...” dedi babası. “Fakat senden çok utanıyor; bilmem konuşabilir mi?” Beraber Sabri’nin başucuna geldiler. Babası yavaşça: “Sabri... Bak oğlum, Ahmet sana geçmiş olsun demeye gelmiş. ‘Ben her şeyi unuttum.’ diyor.” Sabri, yarı açık ve bitkin bakışlarını tavana çevirerek âdetâ inledi: “Bu o kadar kolay mı?... Ben çok kötü biriyim... O affetse bile...” Babası ona cesaret vermek istedi: “Oğlum bak; sana dost elini uzatmak için buraya kadar gelmiş. Şükürler olsun ki, dünya hep kötülerden ibaret değil. İyi insanlar, doğruya yönelebilmemiz için birer vesiledir, örnektir. Biz sizi yalnız bırakalım da konuşun.” İkisi yalnız kalınca, Kara Sabri başını tekrar öbür tarafa çevirdi. Şu pencereden, kimsenin tanımadığı uzaklara uçup gitse, ezikliğin verdiği ruh sıkıntısından belki kurtulabilirdi. Hem orada, hayatına yeni bir sayfa da açardı. Bu düşüncelere dalmışken, elinin üzerine konan bir elle irkildi. Ahmet yumuşak bir sesle: “Geçmiş olsun...Allah şifa versin.” diyordu. Kara Sabri, yüzünü çevirmeden, ruhen yıkılmış, hüzünlü bir sesle mırıldandı: “Ben iyilerle olmaya lâyık değilim. Keşke beni orada bıraksaydın... Keşke Karabaş beni parçalasaydı...” Sabri’nin boğazı düğümlenmişti. Daha fazla konuşamayarak, dolan gözlerini kuruladı. Onu kıvrandıran ruhî ıztırabı hisseden Ahmet, bu halini iyiye yönelme olarak algıladı. Dostane bir sesle: “Temenni edilen, insanların ölmesi değil, ruhen dirilmeleridir. İz bırakan önderler, hep bunun gayreti içinde olmuşlar ve bunu tavsiye etmişler.” Sonra ona şaka yollu takılıp, neşelendirmek istedi: “Demek siz ölmek istiyorsunuz? Madem öyle... Bunu ilân edelim, herkes duysun: Kara Sabri öldü! Yaşasın Sabri ağabey!..” Sabri bu samimiyet ve sevgiden duygulandı. İlk defa başını çevirerek, memnun bir eda ile ona baktı. Elini tutup sıkarak: “Hakikaten benim bıraktığım kötü intibaları unutabilecek misin?...” Ahmet de onun elini sıkıp gülümsedi: “Sabri ağabey, biliyorsun, Dinimize göre, pişman olan, tevbe eden için yeni bir sayfa açılır. İnşâallah sen de böylesin. Emin ol ki; ben her şeyi unuttum. Gönlün rahat olsun... Hem hatâlı insan bir tek sen misin?.. Hepimizin hataları olmuştur. Mühim olan, yanlışlıklardan vazgeçebilmek. Öyle değil mi?” “İnşâallah öyle olacak.” Sabri derin bir nefes alıp gülümserken, Gardenya çiçeğinin odayı dolduran kokusunu hissetti: “Ne kadar da hoş bir koku... Onu bana yaklaştırır mısınız? Annesi saksıyı yanına getirdi. Yemyeşil yapraklar arasına gömülmüş kar beyazı çiçeği, derin derin koklayan Sabri’nin, yine gözleri dolmuştu. Başını çevirip, pencereden uzaklara baktı: “Bazıları bu çiçek... Bazıları da dibindeki gübre; benim gibi...” dedi hüzünlü bir ifade ile. Sabri’nin kederinden herkes etkilenmişti. Odaya çöken sessizliği Ahmet bozdu: “Ama Sabri ağabey.” dedi. “Bak; o gübre, bu çiçeğe dönüşmüş.” Sabri, uzaklara dalan bakışlarını tekrar çiçeğe çevirdi. Yüzüne bir ümit tebessümü yayılmıştı. Ahmet, Sabri’nin elini samimiyetle tutarak müsaade istedi. Sabri de onun elini tutup gülümsedi: “Tabii...Yalnız, anne ve babama, beni tarif ettiğin o ifadeyi söylemeden olmaz.” Onların konuşmalarına kulak misafiri olan anne ve babası da yanlarına geldi. Annesi sevincinden yerinde duramıyordu: “Söyle evlâdım, bizi merakta bırakma.” “Teyzeciğim, şaka olsun diye söylemiştim. Kara Sabri öldü; yaşasın Sabri ağabey.” Annesinin hoşuna gitmişti bu söz: “İnşâallah yavrum.” dedi gülerek. Sabri, annesinin elini tutup öptü. Titreyen sesiyle: “Anneciğim, ben yeniden doğdum. Artık, bundan sonra sizi hiç ağlatmayacağım.” “Oğlum seni hep sevdik... Senin için hep dua ettik.” Anne ve babası ağlayarak Sabri’ye sarıldılar. Onlar, âdetâ yılların hasretini giderirken, çok duygulanan Ahmet de, oradan sessizce ayrıldı. Sabri, sağlam bünyesi sebebiyle, kısa zamanda kendini toparlayarak hastaneden taburcu oldu. Ahmet’i ziyarete gelerek, bir de hediye paketi bıraktı. Artık bambaşka bir ruh halini yansıtıyordu. “Ahmetçiğim.” dedi. “Bu hadise benim için dönüm noktası oldu; bu odada, mahkemedeymiş gibi hayatımı sorguladım.Yıllarımı boşa harcamışım... Çok önceleri, arkadaş hatırına sigaraya başladım; arkasından içki, kumar geldi... Lisede iken okulu bıraktım... Annemi, babamı çok üzdüm. İnsanlara kötü davrandım. Bu yıllardan bana ne kaldı? Akıbetim bildiğin gibi, bıçaklanıp bir çalı dibine atılmak oldu. Sen olmasaydın, orada bir hayvan gibi ölecektim.” “Sabri ağabey, benden değil... Rabbimiz sonsuz rahmeti ile seni korudu, doğru yola girebilmen için sana bir fırsat verdi. Benden ziyade, bizim Karabaş vesile oldu buna. O olmasaydı, ben seni belki de fark edemeyecektim.” “Evet, benim öldürmek istediğim Karabaş... Kader bir muamma... Biz, kıyısından köşesinden, ancak bazı sırlara vakıf olabiliyoruz. Ya, o zaman onu öldürmüş olsaydım...” “Dediğin gibi, kader bizim çözemeyeceğimiz bir sır yumağı. Kâinatta tesadüfe yer yok. Bizim öyle zannettiğimiz şeyler; bir de bakıyoruz ki, ilâhî bir örgünün unsurları. Hadiselerin akışına bakıyorum da; her şey, seni, verilecek bu fırsata ulaştıran işaret taşları olarak yerleştirilmiş.” “Evet, ben de bunun böyle olduğunu, şimdi görebiliyorum. Rabbime, bana bu fırsatı verdiği için şükrediyorum. Beni bıçaklayıp bir köşeye atıveren arkadaşlarımı da, polise vermedim. Çünkü; hem ben lâyığımı bulmuştum, hem de bu hadise, bahsettiğimiz fırsatı çıkardı.” “Sabri ağabey.” dedi Ahmet gülümseyerek. “Ne güzel bir insan oldun.” “Çok şükür Ahmetçiğim... Biraz geç oldu ama... Neyse; şimdi gitmem lâzım da, yine görüşürüz değil mi?” “Elbette...Elbette...”
Sabri, Ahmet’le kucaklaşıp ayrıldı. Onun bıraktığı paketten çıkan çamaşır, gömlek ve kemer; ifade ettiği incelikle, Ahmet’i duygulandırmıştı. Artık; Sabri de bir arkadaşlarıydı
|