Yolculukları saatler sürüp gidiyordu. Mardin’den yola çıkmışlar, İdil ve Cizre’yi geçmişlerdi. Kat ettikleri güzergâhta dikkat çeken farklı tabiat görüntülerine rastlamışlardı. Cehennem Vadisi, Cizre Barajı, Cizre Köprüsü insanı çok etkileyen görüntülere sahiptiler. Yol çoğu zaman meşe ormanlarının arasından geçiyordu. Zaman zaman bağlar göze çarpıyordu. Cizre’yi geçmişler Şırnak’a doğru yaklaşıyorlardı. Yolculuğun başından beri ova, bağ, orman, baraj gibi hoş manzaralar görmüşlerdi. Ama şimdi arazinin yapısı birden değişmişti. Etraf kayalık dağlardan meydana geliyordu. Bazen kayaların meydana getirdiği bu dağlar ürpertici manzara ortaya koyuyorlardı. Öyle ki yolun iki tarafı çok yüksek kayalarca çevriliyordu. Gökyüzünü insan ancak yüzünü göğe çevirmekle görebiliyordu. Şırnak’a yol emniyeti açısından akşam olup karanlık basmadan varmaları gerekiyordu. Az bir mesafe kalmıştı amma gün batımına da epeyce az zaman kalmıştı. İsmail, “Biraz daha hızlı.” dedi. “Karanlık basmadan Şırnak’a varmalıyız. Etraf tekin değil.” Zülküf, “Anlıyorum ve yapabileceğim en fazla hızı yapıyorum.” diye cevap verdi. Bu sırada önlerine bir jandarma timi çıkıvermişti. Zülküf jandarmayı görünce arabayı kenara çekip durdurdu. Jandarmalara selâm verdiler. “Selâmün aleyküm.” Teğmen öne çıktı. “Aleyküm selâm.” dedi ve hemen bir soru sordu: “Şırnak’a gidiyorsunuz her halde?” İsmail, “Evet” diye cevap verdi. “Güneş henüz batmadı amma akşamdan önce Şırnak’a varacağınızı sanmıyorum.” “Yani?” “İsterseniz devam etmeyin. Yol pek emin değil.” Zülküf’ün içini Şırnak’a bir an evvel varma heyecanı kaplamıştı. “Karanlık basmadan varırız herhalde.” “Biz yoldan kalmanızı istemeyiz. Ama buralar teröristlerin hakim olduğu yerler. Bu bölgede teşkilâtın başı Rabrini adında bir Suriyeli Ermeni kız. Çocuk denecek yaşta. Çok da merhametsiz biri. Ama gene de siz bilirisiniz.” “Müsaade ederseniz biz devam edelim.” dedi Zülküf. Teğmen, “Bizim müsaademize gerek yok. İstiyorsanız devam edin.” dedi. “Pekâlâ. O zaman biz devam edelim. Sizler Allah’a emanet olun.” “Güle güle. Yolunuz açık olsun. İnşâallah korktuğunuza uğramazsınız.” “İnşâallah.” Zülküf arabayı çalıştırdı. Yola devam ettiler. Jandarmalar bir yıl kıvrımında gözden kayboluncaya kadar onların arkalarından baktılar.
UYUŞTURUCU VE SİLAH DEPOSU MAĞARA Biraz gittikten sonra İsmail, “Keşke devam etmeseydik.” dedi. Zülküf sessizce araba kullanmaya devam ediyordu. Nitekim bir müddet gittikten sonra korktukları başına geldi. Yol çok yüksek kayaların arasından geçiyordu. Bir dönemeci dönmüşlerdi ki silahlı bir grup önlerine çıkıverdi. Reisleri Rabrini Kürtçe olarak, “İnin arabadan.” dedi. Rabrini’nin bozuk bir Kürtçesi vardı. Kürtçeyi sonradan öğrendiği anlaşılıyordu. Zülküf ve İsmail arabadan indiler. İsmail korku ifade eden bir sesle Zülküf’e, “Korktuğumuz başımıza geldi.” dedi. Sesi fısıltı halinde idi. Rabrini, “Kimsiniz, nereden nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. Rabrini’nin sesi zayıf, vücudu ince idi. Erkek giyiminde olmasına rağmen bir kadın olduğu hemen belli oluyordu. Zülküf ona cevap verdi: “Ben Diyarbakırlıyım. Arkadaşım Mardinli. Şırnak’a bir yakınımızın düğünü için gidiyoruz.” Rabrini yakınında dikilmekte olan Şehmuz’a, “Üzerlerinde silah vardır bunların. Alın.” Şehmuz, “Tamam Rabrini.” dedi. Rabrini’nin sözlerinden sonra Şehmuz Zülküf ve İsmail’in yanına yaklaştı. İsmail’in kemerindeki tabancayı aldı. Zülküf tabancasını arabaya bırakmıştı. Gidip onu da aldılar. Üstlerini ararlarken Zülküf’ün düğün hediyesi olarak götürdüğü bileziğe rastladılar. Şehmuz, bileziği Rabrini’ye gösterdi. “Adamda bir de bir bilezik çıktı Rabrini. Hem de kalınca bir bilezik.” Rabrini, “Demek ki düğün hediyesi olarak götürüyorlardı.”dedi. “Getir, getir.” Rabrini, Zülküf ve İsmail’e baktı ve sordu: “Kürtsünüz değil mi?” Cevabı yine Zülküf verdi: “Ben Kürdüm. Arkadaşım Araptır.” “Teşkilâtın şanlı mücadelesine destek veriyor musunuz?” Bu soru Zülküf ve İsmail için çok zor bir soru idi. ‘Evet’ deseler yalan söylemiş olacaklardı. Yalanları çok kolay ortaya çıkacaktı ve cezası çok ağır olurdu. ‘Hayır’ deseler öldürülme dahil her türlü tehlike ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Heyecan ve korkudan benizleri atmış, dudakları ve dilleri kurumuştu. Sanki konuşamıyor gibi bir halleri vardı. Zülküf ve İsmail’in cevap vermeme veya verememeleri üzerine Rabrini konuştu: “Teşkilâta yardım etmediğiniz anlaşılıyor. Öyle olsaydı hemen atılır, teşkilâta yardımcı olduğunuzu gururla söylerdiniz.” Rabrini’nin sözleri karşısında Zülküf ve İsmail sessiz kalmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Rabrini devam etti: “Günün birinde teşkilâtımızın nasıl şanlı bir mücadele verdiğini çok iyi anlayacaksınız. Teşkilâtı anlamaya çalışın.” Rabrini yanındakilere işaret etti: “Bunları bu gece misafir edelim.” Zülküf ve İsmail’i ikişer kişi kollarından tutarak götürdüler. Zülküf ve İsmail götürülürken Rabrini arkalarından sesleniyordu: “Ben Suriye ve Lübnan taraflarının Ermenilerindenim. Geldim sizin teşkilâtınıza yardımcı oluyorum. Sizleri Türklerden kurtarmak istiyoruz. Ama siz buranın yerlisi olarak bu hareketin kıymetini bilmiyorsunuz.” Zülküf ve İsmail’i refakatçileri dik kayalar arasında yürütmeye başlamışlardı. Adamlar alışık olduğu için rahat yürüyorlardı ama Zülküf ve İsmail bayağı zorlanarak yürüyorlardı. Yürüyüş çoğu zaman kayadan kayaya âdetâ atlamak şeklinde oluyordu. Güneş yüksek kayalar arasında kaybolmuş, ortalığı yavaş yavaş karanlık kaplıyordu. Militanlardan biri, “Biraz çabuk yürümezseniz varacağımız yere varmadan hava iyice kararır.” dedi. “O zaman karanlıkta daha zor yürürsünüz.” Militanın sözleriyle kafile yürüyüşünü biraz daha hızlandırdı. Hızlı da yürüseler artık karanlık iyiden iyiye basıyor, yürüyüşleri daha da zorlaşıyordu. Bir saate yakın süren zorlu bir yürüyüşten sonra nihayet büyükçe bir mağaraya gelmişlerdi. Yine militanlar eşliğinde mağaraya girdiler. Demin konuşan militan tekrar konuştu: “Sabaha kadar mağaranın bir köşesinde zıbarın. Bölge reisimiz Rabrini sizinle sabahleyin görüşecek.” Zülküf ve İsmail birbirlerinin yüzlerine baktılar. Karanlık mağarada birbirlerinin yüzlerini görmek mümkün değildi. Ancak birbirlerinin siluetlerini seçebiliyorlardı. Ayrıca sadece mağaranın içi değil ortalık da iyice kararmıştı. Mağaranın iç tarafını görmek hiç mümkün değildi. Militan “Burada yatak, döşek bulamazsınız.” dedi. “Şuraya uzanıp yatacaksınız.” Zülküf ve İsmail militanın gösterdiği yeri belli belirsiz el hareketinden anlamışlardı. O tarafa doğru yürüdüler. Mağaranın duvarına yaslandılar. Refakatçiler oradan uzaklaşıp gittiler. Zülküf, “Hakkını helâl et İsmail.” dedi. “Benim aceleciliğim yüzünden oldu.” İsmail onu teselli etmeye çalışıyordu. “Takma kafanı kardeşim. İş olacağına varır. İnsanoğlu kaderini yaşar.” “Jandarmanın dediğini yapsaydık böyle olmazdı besbelli.” “Dedim ya takma kafanı. Olacağı varmış oldu.” “Yapacağımız tek şey uyumak herhalde.” “Tabi ki…” “Mağaranın içi dışarıya göre daha sıcak.” “Öyle.” “Bizi bırakıp gittiler. Kaçacağımızı düşünmezler mi?” “Bilmem ki… Elbet vardır bir düşündükleri.”
Zülküf ve İsmail uyandıklarında güneş doğmuş ortalık epeyce aydınlanmıştı. İlk uyanan İsmail olmuştu. Uyanır uyanmaz da Zülküf’ü uyandırmıştı. Etrafı incelemeye başladılar. Uyudukları yerin hemen yakınında üst üste dizilmiş yirmi kadar çuval vardı. “Bunlar ne ola ki?” diye merakla sordu Zülküf. “Erzak çuvalına da benzemiyor.” diye ilâve etti İsmail. Mağaranın kapısından çıktılar. Merakla etrafı kolaçan etmeye başladılar. Etrafta çok dik ve yüksek kayalarla çevrilmişti. Zülküf, “Akşam bizi niçin rahatça bırakıp gittiklerini anlıyorum. Böylesine kayalık bir yerden kaçmak ne mümkün?” İsmail ona katıldı. “Gerçekten öyle.” “Kaçmak istesek bile yol bulamayız burada.” “Hadi gidin deseler bile gidemeyiz.” Bir müddet etrafı seyrettiler. Sonra İsmail, “Hadi içeri girelim.” dedi. “Bakarsın neye bizden izinsiz mağaradan çıktınız filân derler.” “Girelim” dedi Zülküf. İçeri girdiler.
SON MODEL SİLAHLAR İsmail, “Dışarıda gezemiyoruz, bari mağaranın derinliklerine girelim.” diye teklif etti. Zülküf omuz silkti. “Nasıl istersen.” Mağaranın derinliklerinde ilerledikçe aydınlık azalıyordu. İlerledikçe mağaranın girişinden sızan cılızlaşıyordu. Biraz ilerlemişlerdi ki kendilerini şaşırtan bir manzarayla karşılaştılar. Mağaranın derinliğinde pek çok silah ve mühimmat vardı. Hattâ bazıları normal silah değil ağır silahtı. Roketatarlar bile vardı. Zülküf ve İsmail aşırı şaşkınlık okunan yüzlerle birbirlerine baktılar. Zülküf, “Burası bir silah ve mühimmat deposu.” dedi. “Hayret bir şey. O kadar çok ve o kadar modern ki…” “Sana bir şey söyleyeyim mi?” “Söyle.” “Bunlar Türk ordusunun silahlarından daha modern.” “Öyle. Bu kadar silahı ne zaman ve nasıl getirdiler? Bu silahları bunlara kim vermiştir?” “Hiç kafanı takma. Amerikalı silah fabrikatörlerinin verdiği silahlardır bunlar.” Bir müddet silahları seyrettiler. Tabancalar Zülküf’ün çok hoşuna gitmişti. Gözlerini onlardan ayıramıyordu. Şaka yapmaktan kendini alamadı. “Bizim tabancalarımızı aldılar. Onların yerlerine şunlardan birer tane verseler ya. Ne kadar güzel.” İsmail de onu şakasına katıldı. “Emriniz olur beyefendi. Kılıfı ne renk olsun?” Bu sırada mağaranın girişinden sesler gelmeye başladı. Bunlar mağaraya yaklaşmakta olan birilerinin konuşmalarının ve ayak seslerinin yankılarıydı. “Hemen yerimize dönelim.” dedi Zülküf. “Hemen dönelim.” Alelacele eski yerlerine dönüp hep yerlerinde oturmuşlar gibi bir hal aldılar. İçeri girenler aydınlıkta çok iyi seçiliyorlardı. Mağaraya girdiklerinde konuşmayı kestiler. Gelen üç kızdı. Üstlerinde silah vardı. Ayrıca ellerinde yiyecek koydukları paketler vardı. Zülküf ve İsmail gelenlere bakıyorlardı. Gelen kızlardan birini Zülküf tanıdı. Çok şaşırdı. Bu köylülerinden Nurettin’in kızı Zeynep’ti. Geçenlerde babası Zülküflerin evine gelmiş kızının evini terk etmesinden şikayet edip üzüntülerini ifade etmişti. Zeynep Zülküf’ün farkında değildi. Kızlar getirdikleri yiyecekleri Zülküf ve İsmail’in önüne koydular. Sessizce hareket ediyorlardı. Zülküf Zeynep’e şaşkınlığı artarak bakıyordu. Onun hali İsmail’in dikkatini çekmişti. “Ne oldu Zülküf?” diye sordu. Zülküf bakışlarını kızlardan ayırmadan cevap verdi: “Şu uzun boylu olan kız bizim köylü. Adı da Zeynep.” “Neler söylüyorsun Zülküf?” “Evet, bizim köylü. Karanlıkta bizim farkımıza varamadılar.” “Bakmadılar ki farkımıza varsalar.” “Çok mutsuz görünüşleri vardı.” “Bunlar çocuk yahu. Bunlardan militan mı olur?” “En büyükleri bizim köylü Zeynep. Onun da yaşı on altı-on yedi ya vardır, ya yoktur.” “Çok tuhaf.” Kızlar uzaklaşıp gidiyorlardı. Zülküf dayanamayıp arkalarından seslendi: “Zeynep, Zeynep!...” Zülküf’ün sesiyle kızlar merakla geri dönüp baktılar. Daha ziyade de Zeynep merak içinde idi. Zülküflerin bulunduğu yere doğru ilerledi. Yanlarına vardığında Zülküf ve İsmail’in yüzlerine dikkatle bakmaya başladı. Zülküf’ü alaca karanlıkta hemen tanıdı. Heyecan ifade eden bir sesle, “Zülküf Amca senin burada ne işin var?” “Şırnak’a düğüne gidiyorduk. Yolumuz kestiler. Asıl senin ne işin var burada?” Zeynep, bir kahramanlık edası takınarak, “Ben de şanlı mücadeleye katıldım. Bu Türklerden kurtulmak için mücadele ediyoruz.” “Demek öyle.” “Size tavsiyem siz de katılın. Katılmasanız bile yardımcı olun.” Zeynep bu sözlerden sonra arkadaşlarına döndü. “Gidelim arkadaşlar.” Kızlar yine geri dönüp gittiler. Zülküf ve İsmail arkalarından bakakalmışlardı. Kızların oradan ayrılmasından sonra Zülküf ve İsmail onların getirdiği paketleri açtılar. Peynir, zeytin gibi yiyecekler ve bir miktar da ekmek vardı. Ekmek epeyce sertti. Bir pet şişe içinde de su bulunuyordu. Birbirlerine bakışarak yiyeceklerden yemeye başladılar.
BU UYUŞTURUCU PARTİSİ İYİ VURGUN OLACAK Bir müddet sonra yine mağaraya yaklaşan ayak sesleri duydular. “Bu sefer acaba kimler geliyor?” diyerek merakını ortaya koydu Zülküf. “Sabret görürüsün.” dedi İsmail. Seslerin gittikçe yükselmesinden gelenlerin mağaraya yaklaştıkları anlaşılıyordu. Nihayet gelenler mağaraya girdiler. Dün akşamki iki kişiyi hemen seçtiler: Rabrini ve Şehmuz’du gelenler. Zülküflerin yanına geldiler. Rabrini Zülküf ve İsmail’e bakarak alaycı bir sesle, “Demek düğüne gidiyordunuz ha.” dedi. “Biz teşkilât olarak kelle koltukta mücadele edelim siz burjuva zevklerini devam ettirin. Reva mı?” Zülküf ve İsmail, Rabrini’ni sözlerini sessizce dinliyorlardı. “Çocuk denecek yaştaki kızlar ve oğlanlar bile bu mücadeleye katılıyorlar da siz koca koca adamlar katılmıyorsunuz. Yazık.” Zülküf ve İsmail kendilerini sessizliklerini devam ettirmek zorunda hissediyorlardı. Rabrini ve Şehmuz çuvalların bulunduğu yere doğru ilerlediler. Çuvallara sevinç ifade eden bir yüzle bakıyordu Rabrini. Önce Zülküflere doğru baktı. Temkinli davranmak isteyen bir tavrı vardı. Sonra yanındaki adamına Ermenice bir şeyler anlatmaya başladı. Konuşmaları yavaş da olsa Zülküflere kadar geliyordu. Zülküf Ermenice bilmediği için konuşmayı dinlemeye gerek görmüyordu. Ancak İsmail biraz Ermenice biliyordu. Mardin’de Ermeni komşularından biraz Ermenice öğrenmişti. Rabrini’nin anlattıkları çok dikkat çekici şeylerdi. Şunları söylüyordu Rabrini: “Bu çuvallardaki uyuşturucularla teşkilâtımıza çok büyük kazançlar sağlayacağız. Van’daki ve Diyarbakır’daki arkadaşlarımız çok iyi çalışmalar yapıyorlar. Hem kendileri imal ediyorlar, hem de doğudaki diğer ülkelerden getiriyorlar.” Şehmuz da sevinçli idi. “Beyaz çok kârlı bir iş. Buralarda ‘bir toz, bir Toros, bir kilo toz bir otobüs’ sözü darbımesel oldu.” Rabrini gülümseyerek, “Evet” dedi. “Bunların Almanya’ya gönderilmesi için Adana’dan hareket edecek tırcılarla gerekli anlaşma sağlandı ve iş planı yapıldı. Babam Mıgırdıç Almanya’da ve bu işin satışında ciddî vazifeler görenlerden biri. Bu parti bize çok kazandıracak. O zaman şu silahlar kadar daha silah elde edeceğiz.” Rabrini sözlerinin burasında bir kahkaha savurdu. “Türklerin bizden çekecekleri var. Şimdi bunları geceleyin gizli yoldan taşıyalım. Her zamanki gibi Adana’ya ulaştıralım.” Konuştukça Şehmuz’un da Rabrini’nin sevinç ve mutlulukları artıyordu. İsmail konuşulanları anlamıştı. Rabrini ve Şehmuz onların yanına geldiler. Rabrini bu sefer Kürtçe olarak, “Bugün iyi günümüzdeyiz.” dedi. “Sizi serbest bırakacağız. Ancak yola varıncaya kadar gözleriniz bağlı olarak yürüyeceksiniz. Sizin için zor olacak ama artık o kadarına katlanacaksınız.” Rabrini ve adamı oradan uzaklaşıp gittiler. Onların gitmesinden sonra İsmail Zülküf’e baktı. “Ne konuştuklarını anladım.” dedi. Zülküf merakla sordu: “Konuştuklarını anladın mı? Ne konuştular anlatsana.” İsmail anladıklarını Zülküf’e anlattı. Zülküf hemen yakınlarındaki uyuşturucu dolu çuvallara baktı. Dişlerin gıcırdatarak konuştu: “Demek bu çuvallardakilerle insanlar zehirlenecek. Elde edilen paralarla silah alınıp insanlar öldürülecek. Lânet olsun.”
HÜRRİYETE KANAT ÇIRPIŞ Rabrini ve Şehmuz oradan ayrıldılar. Onların ayrılmalarından bir zaman sonra deminki kızlar gene geldiler. “Haydi, bakalım gidiyoruz. Yalnız gözlerinizi bağlamak zorundayız.” Zülküf ve İsmail’in gözlerini bağladılar. Zeynep diğer kızlara, “Ben köylüm Zülküf Amca’yla yürüyeyim. Siz diğer amcayla yürüyün.” dedi. Zülküf ve Zeynep önde, İsmail’le diğer kızlar arkada yürümeye başladılar. Gözü bağlı kayalık arazide yürümek çok zordu. Biraz ilerlemişlerdi ki Zülküf, “Gece karanlıkta, gündüz gözü bağlı bu kayalıklarda yürümek ne kadar zor.” dedi. Zeynep, “Göz bağını aralayarak gözünü açabilirsin Zülküf Amca.” dedi. Zülküf şaşırmıştı. “Bu ne demek oluyor Zeynep?” “Biraz yürüyelim de konuşacağımız çok şey var.” Gözü açıldığı için Zülküf artık rahat yürüyordu. Ama İsmail öyle değildi. Zorlukla yürüyordu. Doğrusu acınacak bir halde idi. Zülküf Zeynep’e “İsmail de göz bağını aralayabilir mi?” diye sordu. Zeynep olumlu cevap verdi. “Biraz sonra mola verelim. O zaman sen ona çaktırmadan söylersin.” “Tamam” dedi sevinçle Zülküf. Nitekim biraz sonra mola verdiler. Zeynep, Zülküf ve İsmail’i yan yana oturttu. Zülküf olanları İsmail’e anlattı. İsmail çok sevindi. “Demek artık rahat yürüyebileceğim.” Moladan sonra kafile tekrar yola çıktı. Zülküf ve Zeynep biraz önde, diğerleri geride yürüyorlardı. İsmail gözündeki bağı aralamış olduğu için artık rahat yürüyordu. Onun gözünün bağını araladığını her iki kız da gördüğü halde bir şey demiyorlardı. Zülküf, “Neler oluyor Zeynep?” diye sordu. “Doğrusu hem şaşırdım, hem de meraklandım.” Zeynep’in yüzünde derin bir üzüntü vardı. “Sorma Zülküf Amca. ‘Türklerden kurtulmak için mücadeleye giriyoruz’ diye bu işlerin içine girdik. Girdik ama kısa bir zaman sonra aldatıldığımızı anladık.” Bu sözler Zülküf’ü çok şaşırtmıştı. “Neler söylüyorsun Zeynep?” “Evet” diye devam etti Zeynep. “Bize anlatılan ve vaad edilenlerle karşılaştığımız gerçekler çok farklı. İşi anlayan sadece ben değilim. Pek çok militan işin gerçeğini kavradı. Çoğu kaçmayı düşünüyor. Ama etraflarına güvenmedikleri için konuşmuyorlar. Benim demin kahramanca konuşmam da işin bunun gereği. Şu iki küçük kız bile işin farkına vardılar. Ellerinden gelse hemen kaçacaklar ama göze alamıyorlar.” Zülküf daha da şaşırdı. “Demek öyle. Çok şaşırdım.” “Seni daha çok şaşırtacak fakat üzecek başka bir şey anlatacağım.” dedi Zeynep. Bu sözler Zülküf’te merak ve heyecan uyandırmıştı. Zeynep devam etti: “Benim teşkilâta senin oğlun Murto kattı.” Zülküf çok sinirlendi. “Vay alçak vay. Beni, annesini ve bilhassa babamı kahredecek.” “Murto'yu teşkilât yöneticileri çok gaza getiriyor. Murto yapı olarak çok gaza gelen birisi. Ona kumandanlık gibi bir takım vaadlerde bulunuyorlar. O da buna kanıyor. Murto ileride bir takım çılgınlıklar yapabilir.” “Tahmin edebiliyorum.” Bu zorlu bir yürüyüşten sonra nihayet asfalt yola yaklaşmışlardı. Asfalt büyük büyük kayalardan oluşmuş iki tepenin arasından görünmeye başlamıştı. Zeynep, “Haydi bakalım.” dedi. “Gözlerinizi açabilirsiniz.” Zülküf ve İsmail güya kapalı olan gözlerindeki bağları çözdüler. Herkes birbirine bakıyordu. “Asfaltı görüyorsunuz.” diye devam etti Zeynep. Dostluk ve sevgi hissettiren bir ses tonuyla konuşuyordu. “Bir daha akıllı ve tedbirli hareket edin.” Zülküf ve İsmail asfalta doğru yürümeye başladılar. Arada bir arkalarına bakıyorlardı. Zeynep, yanındaki kızlara sordu: “Siz de gitmek istiyor musunuz?” Kızların sevinçten gözleri ışıldadı. Yalvaran bir sesle “Hem nasıl istiyoruz.” dediler. Zeynep Zülküflerin arkasından seslendi. “Zülküf Amca.” Zülküf ve İsmail durup kızların tarafına baktılar. Zeynep, “Bu kızları da götürün. Emanettir, yerlerine ulaştırın.” Kızlar âdetâ koşarcasına Zülküflere doğru yürüdüler. Biri durakladı, Zeynep’e baktı. “Abla sen de gel.” Aynı şeyi Zülküf de söylüyordu. “Oldu olacak sen de gel Zeynep.” Zeynep vurgulu bir ses tonuyla şunları söyledi: “Benim düşündüğüm bir iş var. Onu yapacağım. Ondan sonra kısmetse gelirim.” Zeynep hemen yanındaki bir kayanın üstüne oturdu. Oradan uzaklaşmakta olan kafileyi seyrediyordu. Biraz sonra hürriyetlerine kavuşmanın sevinciyle yürüyüp gidiyorlardı.
Zülküf yolun kenarında durmakta olan arabanın kapısını açtı. Diğerleri de arabaya doluştular. Zülküf arabayı çalıştırdı. Geri dönüp asfalt yolda ilerlemeye başladılar. İsmail bir espri sokuşturdu: “Zülküf geri döndün. Şırnak’a Hasan Ağa’nın düğününe gitmeyecek miydik?” Zülküf acı bir gülümsemeyle İsmail’in esprisine cevap verdi. Arabanın içini zamanla pis bir koku kaplamaya başladı. Kızlardan biri, “Pis kokumuz arabanın havasını da bozdu. Haftalardan beri yıkanamadık. Onun için pis kokuyoruz. Kusura bakmayın.” dedi. “Zülküf, “Ziyanı yok, olur böyle şeyler.” dedi.
Bir müddet sonra jandarmaların yanına varmışlardı. Arabadan indiler. Teğmen onları gördüğünde olanları tahmin etti. Zülküflere takıldı. “Ne o yahu? Düğünden ne çabuk döndünüz?” “Sorma komutan.” dedi Zülküf. Müthiş bir düğün oldu. Bakışları ve duruşları her şeyi anlatmaya yetiyordu. Teğmen, “Gelin, gelin.” dedi. “Sizi biraz dinlendirelim. Düğünde biraz yorulmuşsunuzdur.” Gülüşerek teğmenle birlikte askerlerin karakoluna doğru yürüdüler.
OYUNA KARŞI OYUN Zeynep, Zülküfleri ve kızları asfalta çıkardıktan sonra bir kayanın üzerine oturup bir müddet düşündü. Bu işten kendine zarar verdirmeden sıyrılmalı idi. Ama nasıl? Bazı şeyleri düşünüp hesap yaparak bir plan ortaya çıkarmak istiyordu. Bunun için düşünüyor, düşünüyordu.
Rabrini ve Şehmuz bir meşe ağacının altında çay içiyorlardı. Saatler geçtiği halde Zeynep ve diğer kızların geri dönmemesinden şüpheye düşmüştü Rabrini. Acaba yeni bir ihanetle mi karşılaşıyorlardı? Son zamanlarda teşkilâtta görünen çözülmeler ister istemez Rabrini’nin aklına bunu getiriyordu. Ama Zeynep’ten bir ihanet beklemiyordu. Çünkü onu hem Murto gibi çok sadık bir elemanları getirmişti, hem de Zeynep bugüne kadar şüphe uyandıracak bir davranışta bulunmamıştı. Ama bütün bunlara rağmen insanoğluna güven olmazdı. Rabrini Şehmuz’a, “Bu kızlar dönmediler.” dedi. “Bir araştırtsan.” Şehmuz, “Benim de dikkatimi çekti.” diye Rabrini’ye katıldı. Bir diğer ağacın altında bulunan adamlardan ikisine seslendi Şehmuz. Onlar yanlarına gelince, “Dün akşam ki adamları götüren kızlar dönmediler. Şunları bir araştırın.” dedi. Adamlar, “Baş üstüne.” deyip oradan ayrıldılar.
İki saat sonra sedye üstünde Zeynep’i taşıyarak dönüyorlardı. Onların uzaktan o şekilde gelişlerini gören Rabrini ve adamları şaşırmışlardı. Acaba neler olmuştu? Yanlarına gelir gelmez Rabrini sertçe bir sesle sordu: “Ne olmuş?” Adamlardan biri, “ Ne olduğunu bilmiyoruz.” dedi. “Asfalta yakın bir yerde baygın bulduk. Elleri arkaya bağlanmıştı. Ağzı da bezle bağlanıp tıkanmıştı. Başına sert bir şeyle vurularak bayıltılmış. Başında kan bulaşığı var.” Rabrini “Hâlâ baygın mı?” diye sordu. “Baygın.” “Büyük mağaraya götürün ve tedavisini yapın. Kıymetli bir elemanımızdır. Ona göre ihtimam gösterilsin.” Rabrini Şehmuz’a döndü. “Görüyorsun ya.” dedi. “Merhametten maraz doğar diye buna derler. Halbuki o adamların birer kurşunla işlerini bitirmemiz gerekirmiş.” Şehmuz, “Öyle” diyerek Rabrini’nin fikrini kabul etti. Adamlar sedye üstündeki Zeynep’i götürürlerken Rabrini, “Kızcağız belki de ölümden döndü.” dedi. Şehmuz onu tasdik etti. “Evet.” “Biliyor musun, bir ara Zeynep’ten şüphelenmiştim. Fakat Murto’nun getirdiğini düşünerek zihnimdeki şüpheleri gidermiştim.” “Murto da Murto ha. Tam piyon oldu.” “Babasını öldürmeyi emretsek öldürür.”
İkisi de kahkahayla gülüyorlardı. Alay sezilen ses tonlarıyla, “Tam Bağımsız Kürdistan elemanı.” diyorlardı.
|