Satı Gelinin Türküsü
Alevî – Sünnî meselesini ele alan bir roman
Alevî kız Satı ile Sünnî genç Bekir evlenmişlerdir. Bu evliliğe iki tarafın ailesinden karşı çıkanlar olmuştur. Cahil Alevîlerle cahil Sünnîlerin birbirlerine demagojik düşmanlıklarının yersizliği ve Ehl-i Beyt sevgisiyle bağdaşmadığı vurgulanmaktadır.
Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.
Aradan aylar geçmişti. Kış geride kalmış bahar gelmişti. Ankara’da tam bir bahar havası kendini gösteriyordu.
Bir sabah her zamanki gibi Bekir okula gitti. Ben de evde gerekli işleri yapıyordum. Kapı çalındı. Beklediğim kimse olmadığı için şaşırdım. Tereddüt içinde kapıya gittim. Gözetleme deliğinden baktım. Babamla kayınpederimi gördüm, çok şaşırdım. Acaba mühim bir şey mi olmuştu?
Hemen kapıyı açtım. Sevinç ve heyecanla babama sarıldım. “Hoş geldin babacığım. Canım benim.”
“Hoş bulduk kızım.”
Kayın pederimin elini de öptüm: “Hoş geldiniz babacığım.”
“Hoş bulduk kızım.”
“İçeri girin.”
Hep beraber içeri girdik. Beraberlerinde getirdikleri eşyaları da içeri aldılar. Eşyalar içinde iki tane büyük balya çok dikkat çekiyordu. İçimde bir merak ve heyecan vardı. Babamla kayınpederimin yan yana gelmesi mutlaka mühim bir şeyin habercisi idi. Hem de iyi şeylerin habercisi olmalıydı. Ayrıca büyük balya halindeki eşyalar da merakımı arttırıyordu.
“Bu ne hal baba? Hayırdır.” dedim. “Hayır kızım hayır.” dedi babam. Kayın pederim gene bir espri patlattı: “Bizim şerle işimiz yok kızım.”
Çok neşeli ve sevinçli oluşları olumsuz bir şey olmadığının işareti idi. Bundan emin oldum. Ancak olanları henüz anlayamamıştım. Bir sürpriz olduğu kesindi.
“Aç mısınız? Size hemen bir şeyler hazırlayayım.” “Şimdilik kahve yap.” dedi kayın pederim. Babam da: “Önce kahveyle yorgunluk atalım.” diye ilâve etti.
Mutfağa girip kahve yapmaya hazırlanıyordum ki kapı tekrar çaldı. Elimdekileri bırakıp kapıyı açmaya gittim. Yine gözetleme deliğinden baktım. Bu sefer beni daha çok şaşırtan bir manzarayla karşılaştım. Kapıdakiler annem, kayın validem ve Fadime idi. Sevinç çığlığı atarak kapıyı açtım.
“Anne!… Anneciğim…” Annemle birbirimize sarıldık, birbirimizi yüzlerimizden, saçlarımızdan öptük. Kayın validem, Haydar ve Fadime ile de sarılıp öpüştük.
“İçeri girin.”
İyiden iyiye bir mizansenle karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Sevincimden uçacak gibiydim. Çığlık atarcasına, “Artık neler olduğunu bana anlatın.” dedim.
“Baskın basanındır diye baskına geldik.” dedi kayın pederim.
“Hadi kızım karnımız aç.” dedi kayın validem. “Misafir aç bekletilmez.”
“Babamlar kahve istemişlerdi.”
“Yok yok. Onlar usulden kahve istemişlerdir. Bizim gelmemiz için vakit kazanmayı düşünmüşlerdir. Yoksa onlar da bizim kadar açlar.”
Annelerim, Fadime ve ben mutfağa girdik. Yemek için bir şeyler yapmaya başladık.
Anneme, “Keşke Haydar’ı da getirseydiniz.” dedim. Annem, gayet sakin bir eda ile, “Bakarsın o da gelir.” dedi. Bu herhalde yeni bir sürprizin işareti olmalıydı. Kayın valideme de: “Keşke Meryem’i de getirseydiniz.” dedim. Yüzünde muzipçe bir gülümseme vardı. “Dileğini sıkı tut. Belki ona da kavuşursun.”
Artık sürprizlere alışmıştım. Bir yandan mutfakta iş yapıyor diğer yandan annem ve kayın validemin sözlerinin ne mânâya gelebileceğini düşünüyordum ki kapı tekrar çaldı. Artık öncekiler kadar meraklı değildim. Sakin bir tavırla gidip kapıyı açtım. Karşımda Meryem ve Haydar’ı gördüm. Çok şaşırmıştım. El ele tutuşmuşlardı ve ellerinde de birkaç paket bulunuyordu.
Haydar’la da Meryem’le kucaklaştım.
“Haydar kardeşim.”
“Ablacığım.”
“Meryem bu ne güzel karşılaşma.”
“Yengeciğim.”
Onları hemen içeri aldım. Haydar’ın elindeki küçük pakete ‘bu nedir?’ gibilerden gözümü dikmiştim. Meryem’in de Haydar’ın da yüzlerine merakla bakıyordum. Merakımı Meryem giderdi: “Büyüklerimiz bizi nişanlandırmaya karar verdiler.”
Şimdi meseleyi çok iyi anlamıştım. Kayın pederim yine muzipçe bir soru sordu: “Gelenler kimmiş kızım?” Kayın pederimin sorusuna ona muzip muzip bakarak cevap cevab verdim.
Bir muziplik de kayın validemden geldi: “Kızım yeni gelenler mi oldu yoksa? Ev zaten kalabalıktı.” Onun bu sözlerine herkes güldü.
Şu anda evimde dünyada beni en çok sevindirecek tablo ortaya çıkmıştı. Annelerim, babalarım, kardeşim, bir kuş kadar masum sevimli Meryem, çok sevdiğim kuzenim Fadime benim evimde bir araya gelmişlerdi. Haydar’la Meryem’in nişanlandırılması haberi ise beni sevince boğmuştu.
Kayın validem mutfaktan seslendi: “Satı ve Meryem mutfağa gelin de yardım edin. Gene birbirinizi buldunuz ya.”
Meryem’le ben kol kola girip mutfağa yürüdük. Haydar babamların yanındaki koltuklardan birine oturdu.
Bu sefer benim muzipliğim tuttu. Annemin ve kayın validemin yüzlerine bakarak: “Daha başka gelecek var mı?” diye sordum.
İkisi birlikte gülerek cevap verdiler: “Yok, yok. Gelen geldi, tamam olduk.”
Hepimiz sevinç içindeydik. Ama ben merak içindeydim. “Olanları merak ediyorsun değil mi?” diye muzip bir eda ile sordu kayın validem. “Eh artık anlatsanız da ben de meraktan kurtulsam.” dedim.
“Bak kızım, sevgili gelinim. Biz Bekir’in ailesi olarak Alevî olduğun için sana karşı kaba davrandık. Hani biz Sünnîyiz ya, o bakımdan. Daha ziyade de ben kaba davrandım. Senin ailen de Sünnî birisiyle evlendiğin için sana kötü davrandı. Fakat biz de onlar da büyük bir cahillik içinde olduğumuzu, bir cahillik eseri olarak böyle davrandığımızı anladık. Meselenin Alevîlik-Sünnîlik meselesi değil, Müslümanlık meselesi, insanlık meselesi olduğunu idrak ettik. Bu işte en fazla da sen mağdur oldun. Hatâmızı telâfi için seni ziyaret etmeye karar verdik. Gönlünü almak istiyorduk. Annenlerle anlaşıp böyle bir plan uyguladık. Bu plânı da kayın pederin Ali yaptı. Bu ziyareti de, Haydar ve Meryem’in nişanlanmasını da o plânladı.”
Sevinçten ne diyeceğimi bilemiyordum. Onlara gözümden süzülen yaş damlalarıyla mukabele ettim. Annemler de sevinç ve mutluluk içinde idiler.
Dolaptan tabakları almak için salona geçmiştim. Kayın pederim yine espri yaptı: “Bu kadar misafiri nasıl yatırırım diye telaşa düşme ha. Şu gördüğün balyalar yatak ve battaniye dolu. Babanlar Tunceli’den yün yataklar getirdiler. Biz de Manisa’dan battaniye getirdik. Zaten havalar da soğuk değil.”
Öyle bir duygu yükü altındaydım ki konuşamıyordum. Susmaktan başka bir şey yapamıyordum. Evde tam bir bayram havası yaşanıyordu. Bekir bu bayram havasını eve geldiğinde yaşayacaktı.
Yemek için bir şeyler hazırladık. Sayı kalabalık olduğu için mutfaktaki masada yemek yememiz mümkün değildi. Kayın validem her zamanki işgüzarlığını ortaya koydu. Salona genişçe bir sofra bezi serdi. Bunun üzerine Tunceli’den ve Manisa’dan gelen yemekleri bir güzel dizdik. Sonra yemeye başladık.
Bu ara meydana gelen değişiklerin sebeplerini düşünüyordum.
Kayın validemin tutum değiştirmesinin sebebini biliyordum. Onun yaptığı kabalık ve cahilliğe karşı nazik davranmam, bacağı kırıkken ona bakmam onu değiştirmişti. Ama babamın ve Haydar’ın nasıl tutum değiştirdiklerini anlayamıyordum. Çünkü çok katılardı.
Yemek faslı bitmiş mutfakta bulaşık yıkıyordum. Diğerleri içerde sohbet ediyorlardı. Haydar mutfağa su almaya geldi. Gelişmeleri sormak için iyi bir fırsat bulmuştum.
“Haydar bir şey sorabilir miyim?”
“Elbette ablacığım.”
“Olanlardan çok duygulandım. Çok sevinçliyim. Ancak bize karşı tavır değişikliğinizin sebebini anlayamadım.”
Haydar sarıldı, beni defalarca yanağımdan öptü.
“Benim garip ablam. Canım benim. Bu soruyu ne zaman soracağını bekliyordum. Bak anlatayım. Başımdan o kadar çok şey geçti ki… Geçen sene buradan köye döndük. Bekir eniştenin arkadaşı Ahmet Bey’le burada çok seviyeli bir tartışma olmuştu. Anlattıklarının doğru olabileceğini düşünüyordum. Fakat köye dönüp arkadaşlarım arasına katılınca bu fikirleri unutuverdim. Zaten o sırada teşkilâta katılmak için yeni bir grup hazırlanıyordu. Ben de onlara katılarak kampa gittim. Artık ben de silâhlı mücadele yapacakların arasına katılıyordum. Bu da bana bir gurur veriyordu. Fakat kampa katıldığım ilk günlerde karşılaştığım bir hadise bütün fikirlerimi alt üst etti. Kamp arkadaşlarımdan biri kampa katılmakla çok yanlış yaptığımı söyledi. Kendisinin pişman olduğunu ve kaçmak için yol aradığını ifade etti. Ona göre bu mücadele; Doğu ve Güneydoğu halkının haklarını elde etmek için yapılmakta olan bir mücadele olarak görüldüğü halde işin aslı hiç de öyle değilmiş. İşin içinde Suriye ve Lübnan’dan gelen Ermeniler varmış. Bunun en açık delilinin öldürülen bazı militanların sünnetsiz olması imiş. Ermenilerin de ötesinde işin temelinde Siyonistler ve Amerikan emperyalistleri varmış. İşi asıl plânlayanlar onlarmış ama bölge halkının içinde bulundukları durumları istismar ederek ortaya çıkardıkları teşkilâtlar vasıtasıyla cinayetler katliamlar yaptırıyormuş. Bu arkadaşın saçmaladığını düşündüm. Böyle düşüncelere sahip birisi böyle bir kampta nasıl bulunabiliyordu? Ancak Amerika meselesi zihnime takılmıştı. Birkaç gün sonra bu arkadaşı kamp yetkilileri öldürtmüşler. İbret olması için cesedini kampın hemen yanındaki uçurumdan aşağı atmaya hazırlanıyordu. Ben de cesedin yanına gittim. Arkadaşların donuk bakışları önünde cesedi uçurumdan aşağı attılar. Çok etkilenmiştim. Yakındaki ağaçlardan birinin dibine kadar gittim. Oturup ağaca yaslanarak düşünmeye başladım. Bu sırada kamp yetkililerinden iki kişinin konuşarak yakınımdan geçmekte olduğunu gördüm. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Beni görmemişlerdi. Biri diğerine ‘Ermeni ve Amerikalılarla işbirliği içinde olduğumuzun farkına varanların hemen temzilenmesinin gerektiğini, bu bilgilerin teşkilât mensupları arasında yayılması durumunda çözülme olabileceğini, bunun da teşkilât için bir hüsran olabileceğini’ söylüyordu. İliklerime kadara dondum. Biz ne için mücadeleye girişmiştik, meğer kimler için savaşıyormuşuz. Öldürülen arkadaşın sözleri aklıma geldi. Demek ki bu zavallı işin farkına varanlardandı ve onun için öldürülmüştü. Tabi arkasından Ahmet Bey’in anlattıklarını hatırladım. Resmin parçaları nasıl da birbirini tamamlıyordu. İşin başında iken ve henüz bir suç işlememişken kamptan kaçmayı kafama koydum. Bin bir zorlukla kamptan kaçtım. Köye geldim. Ahmet Bey’le yaptığımız sohbet zihnimde yankılanmaya başladı. Çünkü onun söyledikleri bizim bilmediğimiz gerçeklere dayanıyordu. Duygularımı bir kenara bırakıp işi akıl ve mantık süzgecinden geçirmeye karar verdim. Onun söylediklerine inanmaya başladım. Fakat bunu köyde etrafıma açamıyordum. Hemen hainlikle damgalanacağım kesindi. Zaten kamp kaçağı olarak beni takip ettiklerini düşünüyordum. O sıralar köye bir Dede geldi. Bizde misafir olmuştu. Babam Dedelere karşı çok saygı gösterir, onları çok sever bilirsin. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet ettik. Dede, Alevîliğin kendine göre inanç, ahlâk ve törelerinin bulunduğundan söze başladı. Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin getirdiklerinin ve söylediklerinin dışında Alevîliğin olamayacağını vurguladı. Ona göre bugün Alisiz Alevîlik, Anadolu Alevîliği, Alevîliğin İslâm’dan önce de var olduğu safsataları kabul edilir gibi değildi. Bunlar güya Alevîleri azınlık olarak kabul ettirerek Avrupa Birliğinin azınlıklara verdiği desteği kendilerine kanalize etmek gayreti içindedirler. Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin yolundan giden hiçbir Alevî böyle bir maddeci davranışın içinde olamaz. Böyle bir davranış Kerbelâ şehitlerinin kemiklerini sızlatırdı. Dede şunları da söyledi: Türkiye’deki Alevî ve Kürt unsurları Türkiye’nin bölünmesi için çalışan dış güçler çok ince bir hesapla devreye sokmaya çalışmaktadırlar. Alevîliğin Ateizmle hiçbir alâkası olmadığı halde Alevî geçlere ateizm aşılanmaktadır. Bu da Alevîlerin Alevîliği iyi bilmemelerinden, ona bağlı kalmamalarından kaynaklanmaktadır. Dedenin anlattıkları Ahmet Bey’in anlattıklarıyla iyi örtüşüyordu ve aklıma yatmıştı. Babam ise fikrî yönden çok Dede anlattığı için çoktan ikna olmuştu. O hadiseden sonra hepimiz de sana yaptığımız haksızlığı nasıl gideririz diye düşünmeye başlamıştık. Bir zaman sonra kayın pederin telefon etti. Kayın pederin de sana yapılanlardan dolayı çok utanıyordu. Bize bu hususta bazı şeyler yapmamız gerektiğini söyledi. Düşündüklerini anlattığı zaman hemen kabul ettik. Bu arada köyde ve Tunceli’de kalmamın tehlikeli olacağını düşündüm. Babamın da yardımıyla İstanbul’a gittim. Bir müddetten beri orada kalıyordum. Bu işten en çok kazançlı olan da Fadime oldu. Seni nasıl göreceğini sorup duruyordu.”
Haydar’ın anlattıklarını büyük bir dikkatle dinlemiştim. “Olanlara o kadar çok sevindim ki sorma Haydar.”
“Eminim. Babam da ben de enişteden özür dilemek istiyoruz. Bize kızgınlığı yok değil mi?”
“Ahmet kızmaz ve kin tutmaz merak etme. Geniş adamdır.”
Bu sırada Fadime içeri girdi. Kızgın kızgın Haydar’ın yüzüne bakarak şunları söyledi: “Amcam içerde su bekliyor, sen burada sohbet ediyorsun.” Fadime alelacele bardağa su doldurup geri döndü.
Ahmet eve geldiğinde olanlar karşısında çok şaşırdı. Sevinçten ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Babam ve Haydar’la hiçbir şey olmamış gibi kucaklaşması hepimizi de duygulandırdı. Yüzünü saran sevinç duygusu sanki hiç gitmeyecek gibi geldi bana.
Hadiseler ve işler o kadar çabuk birbirini takip etmişti ki doğrusu yorulmuştum. Kısa bir zaman da olsa dinlenme ihtiyacı hissediyordum. Yatak odasına girdim. Pencerenin önüne oturdum. Bakışlarımı Ankara’nın görünebilen kısımları üzerinde dolaştırdım. Ankara Kalesinin eteklerindeki evimizden Ankara’nın batı kesiminin hemen tamamı görünüyordu. Odanın penceresinden Ankara’yı seyretmeye başladım. İç geçirerek seyrediyordum Ankara’yı.
Okuduğum bir kitaptaki bazı cümleler aklıma geldi.
“Her insanın bir gönlü vardır. Gönlünün kapısından girilebilen her insan kazanılmış demektir. Onun sevgi bahçesinde seyran edilmiş demektir.”
Çok doğru bir sözdü. Kayın validemle düşman gibiydik. Sevgi ve tevazu ile gönül kapısını çaldığımda kapı açılıverdi. Hem de ardına kadar. Babamla ve kardeşim Haydar’la Bekir de öyle değil miydi? Şimdi birbirlerini nasıl sevmeye başladılar. Demek ki asıl olan gönül kapısını çalabilmekti.
Bakışlarım Ankara üstünde dolaşıp duruyordu. Çok dalmıştım. Fadime’nin seslenmesiyle kendime geldim: “Amcam seni çağırıyor Satı. Türkü çığıracakmışsın.”
Salona girdim. Herkesin beni beklemekte olduğunu gördüm. Sazın bulunduğu odaya girip sazı alıp getirdim. Kısa bir akort faslından sonra türkü okumaya başladım. Benim yaktığım bir türküydü bu. Satı gelinin türküsü.
Sevgi iklimine ulaştın gitti
Gönül kapısından girersen eğer
Nefret ve düşmanlık hepsi de bitti
Gönül kapsından girersen eğer
Karlar erir, sümbül açar dağında
Çiğdem, süsen, lâle yarin bağında
Güller açmış, bülbül sevda çağında
Gülşenden güller derersen eğer
Türkünün bitiminden sonra babam konuşmaya başladı: “Şimdi gelelim günün mânâ ve ehemmiyetine.” diye söze başladı.
Bakışlarını Meryem ve Haydar’a çevirdi. Onları bir müddet süzdükten sonra babama ve anneme baktı: “Allah’ın emri Peygamberin kavliyle kızınız Meryem’i oğlumuz Haydar’a istiyoruz.” dedi.
Kayın pederim ve kayın validem şakadan nazlandılar: “Kız evi naz evi. Bir düşünelim.”
Fakat şakalarını daha fazla sürdüremeyip gülmeye başladılar. Kayın pederim gülerek konuştu: “Verdik gitti. Verdik gitti. Hayırlı işlerde acele etmek lazım.”
Babamla annem ayağa kalktılar. Haydar’ın elindeki yüzük kutusunu aldılar. Meryem’e annem, Haydar’a da babam nişan yüzüklerini taktılar.
Kayın pederimin böyle bir hadise karşısında espri yapmaması mümkün değildi. Ve yaptı: “Bu Alevî-Sünnî düşmanlığını ortadan böyle kaldırabiliriz. Bir sizden bir bizden.” |