Haber Beslemeleri
RSS 2.0
Pınar (Şiirler)
Pınar (Şiirler)
 Fiyatlar için arayabilirsiniz.
Satı Gelinin Türküsü
Satı Gelinin Türküsü
7 YTL
Müslüman Peygamberini Tanımalısın
Müslüman Peygamberini Tanımalısın
 Fiyatlar için arayabilirsiniz.
Yahudinin Tahta Kılıcı
Yahudinin Tahta Kılıcı
12 YTL
Köln Diye Bir Yer
Köln Diye Bir Yer
8 YTL
Kürdün Gelini Dilan
Kürdün Gelini Dilan
8 YTL
Merihten Münihe
Merihten Münihe
7 YTL
Ağrı'da İki Mevsim
Ağrı'da İki Mevsim
8 YTL
Hayat Değirmendir Döner
Hayat Değirmendir Döner
7 YTL
ANASAYFA
Merihten Münihe PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Yazar Mustafa AKGÜN   
Merih’ten Münih’e  Kapak
Avrupa’da yaşayan Türk ailelerin sosyal ve psikolojik yönlerini ele alan bir roman

Anadolu’nun Merih köyünden Almanya’nın Münih şehrine gitmiş bir Türk ailesinin kültürel, sosyal, dinî ahlâkî ve ekonomi yönlerinden yaşadıkları hadiseler mevzu edilmektedir. İki ayrı toplum, Türk ve Alman toplumları arasında bocalamaların verdiği dramatik hayat.

Baba Mehmet tipik bir Türk işçisidir. Kızı Esma ve oğlu Mustafa’ya inanç ve kültür açısından bir şey verememiştir. Onlar da gençliğin düştüğü batağa düşmüş, alkol, uyuşturucu, fuhuş gibi insanı çürüten illetlere kapılmışlardır. Sonra ikisi de evi terk etmişlerdir. Anne Rukiye olanlar karşısında derin ızdıraplar yaşamaktadır.

Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

KAVAL İNLİYOR-AŞAN BİLİR KARLI DAĞIN ARDINI


Eve girdiklerinde Mehmet, Ömer’i bir odaya buyur etti. Kendisi de çay koymak için mutfağa gitti. Mehmet odadan çıktıktan sonra Ömer, gözlerini odanın duvarlarında gezdirmeye başladı. Bazı şeyler dikkatini çekiyordu.

Duvarda iki resim asılıydı. Resmin birinde bir ihtiyar çift ve küçük bir kız görülmekteydi. ‘Bunlar, Mehmet Amcanın anne ve babası olmalılar. Küçük kız da herhalde memleketteki küçük kızıdır.’ diye düşündü Ömer. Diğer resimde de bir köy görüntüsü vardı. Cami ve minare, evlere göre ön planda görünmekteydi. Geri cephede dağlar vardı. ‘Bu da, Mehmet Amcanın köyü herhalde.’ diye içinden geçirdi.

Duvarın bir başka yerinde de örülmüş buğday başakları vardı. Camekânlı dolapta fincan, bardak, tabak gibi şeyler bulunmaktaydı. Dolapta bir de kaval göze çarpıyordu. ‘Mehmet Amca nostaljik şeylere alâka duyuyor.’ dedi kendi kendine.
Bu sırada Mehmet içeri girdi. “Evet Ömerciğim” dedi. “Hanım yatıyor. Rahat rahat sohbet edebiliriz.”

Mehmet’in gelip bir koltuğa oturmasından sonra Ömer söze başladı:

“Mehmet Amca bir defa dertlerini çok iyi anlıyorum. Sıladaki yakınlarınıza olan hasretiniz ve onların dertleri. Buradaki yakınlarınızla olan meseleleriniz. Kişi olarak Alman toplumunca horlanmanız. Gerçi bu mesele toplum olarak hepimizin meselesi. Bütün bunlar hepsi birer dert, birer mesele, birer problem. Ama bunlardan kurtulmanın yolunu bulmalıyız.”

“Doğru söylüyorsun kardaş.”

“Bütün bu dertlerden kurtulmanın yolu Allah’a yönelmektedir. Ancak Allah’ı dost edinince bu dertler silinir gider. Bunların bizim için Allah’ın birer iptilâsı, bizi denemek için birer imtihanı olduğunu o zaman kolayca anlarız. Öyle olunca Allah’ın takdirine rıza gösteririz. Kadere iman insandan kederi izale eder. Yalnız burada bir mühim hususa çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bu olumsuz durumların ortaya çıkışında Müslüman olarak tedbir almadığımız ortadadır. Oğlumuzu tam yetiştirdik mi? Kızımızı tam yetiştirdik mi? Bunların ötesinde kendimize çeki düzen verdik mi?”

“Ne kadar doğru söylüyorsun! Parmakların hep yaralarımın üstünde dolaşıyor kardaş!”

Mehmet, bunları söylerken ocağa koyduğu çay suyu birden aklına geldi: “Çay suyunu koymuştum.” dedi. “Kaynamıştır. Hemen demleyip geleyim.”

Biraz sonra çayı ve bardakları bir tepsiye koymuş olarak içeri girdi. Tepsiyi sehpanın üzerine yerleştirdi. “Ha bu ara sorayım.” dedi Mehmet. “Karnın aç mı?”

“Hayır hayır! Aç değilim. Hiç zahmet etme.”

“Zahmet ne kelime kardaş! Hazırda ne varsa koyup getireceğim. Çayla birlikte yersin. Hiç çekinme.”

“Hayır, açlığım yok Mehmet Amca. Teşekkür ederim.”

“Sen bilirsin. Ev sahibi olarak ben, teklifimi ve vazifemi yaptım.”

“Allah razı olsun!”

Mehmet mevzuu değiştirdi. “Biliyor musun Ömer.” dedi. “Birkaç kere namaz kılmaya, Allah’a yönelmeye karar verdim. Fakat bir türlü gerçekleştiremedim.”

“Başladığınız zaman arkası gelecektir!”

Mehmet, çayı bardaklara doldurmaya hazırlanıyordu ki salondan ayak sesleri gelmeye başladı. “Rukiye sen misin?” diye Mehmet dışarı seslendi.
Salondan zayıf bir kadın sesi geldi: “Evet bey, benim!...”

“Sen hâlâ uyumadın mı? Yatak odasında ışık olmayınca ben de seni uyuyor zannetmiştim.”

“Ne gezer uyumak!... Yanan benim derdime yansın! Sen de biliyorsun ki yatağa girdiğim zaman oğlanı hatırladığımda bir yana, kızı hatırladığımda diğer yana dönüp duruyorum. Uykum ancak birkaç saat. Nice zamandan beri birkaç saatlik uykuyla işe gidiyorum. İş yerinde arkadaşlarım bana hasta mısın diye soruyorlar. Yanan benim derdime yansın!” Durakladı: “Yanındaki kim? Ben de Mustafa geldi de onunla konuşuyorsunuz zannettim.”

Mehmet’in yüzünde bir hayıflanma duygusu meydana geldi: “Acı acı güldürme beni Rukiye!... Biliyorsun ki yıllar var oğlumuz benim karşıma geçip bir çift lâf konuşmuş değil!... Ne ben ona kendini sevdiren bir baba olabildim, ne de o bana kendini sevdirebilen bir oğul oldu, biliyorsun...”

“Yanında konuştuğun kim öyleyse?”

“Yeni tanıştığım bir Türk delikanlı. Tam bizim oğlan yaşlarında. Sinoplu.”

“Bizim iş yerinde bazı Sinoplular var. Onların hemşerisi demek ki. Gecenin bu saatinde neler konuşuyorsunuz böyle tatlı tatlı?”

“Arkadaş olalı henüz bir gün, hattâ yarım gün bile olmadı! Ama Ömer, kendini çok sevdirdi bana.”

“Allah muhabbetinizi artırsın!... Ben tekrar yatıyorum. Uyumaya çalışacağım. Ama nerede huzur içinde uyumak! Yanan benim derdime yansın!”

“Allah rahatlık versin! İyi uykular.”
Mehmet, çay doldurduğu bardaklardan birini Ömer’e uzattı. Çayları yudumlamaya başladılar. Çaylarını yudumlarlarken sohbetlerine devam ettiler.

Bir müddet sonra Ömer mevzuu değiştirdi: “Mehmet Amca odanızda bazı şeyler dikkatimi çekti. Köyde bırakıp geldiklerinizin resmi... Köyünüzün resmi... Ne kadar nostaljik!...”

Ömer’in bu sözleriyle Mehmet’in efkârı arttı. İçli bir sesle: “Evet Ömerciğim.” dedi. “Onlara bakıp bakıp hasretlik gidermeye çalışıyorum. Annemi, babamı, küçük kızımı, köyümü hatırlıyorum resimlere bakarak.”

“Ve bir de kaval!...”

“Evet!... Köyde koyun güttüğüm zamanlarda kaval çalardım ben. Şimdi de bazen çalıyorum. Hiç değilse biraz efkâr dağıtıyorum onunla.”

“Bana da bir fasıl geçer misiniz?”

“Elbette kardaş!... Seve seve!...”

Mehmet ayağa kalktı. Dolaptan kavalı alıp getirdi. Tekrar koltuğa oturup üflemeye başladı. Kaval çalarken Mehmet, avurdunu şişiriyor, parmaklarını kavalın delikleri üzerinde gezdiriyordu. Mehmet, kavalla ‘Aşan bilir karlı dağın ardını’ türküsünün müziğini çalıyordu. Kaval sesi, kulaklarını okşamaya başladı Ömer’in. Kaval inliyordu âdetâ. Yanık kaval sesi kulaklardan kalplere bir yol bulmuştu. Kalplerde bir duygu atmosferi meydana getirdi. Mehmet ve Ömer, bir an için, içinde bulundukları duygulardan sıyrılıp bambaşka duygulara kavuştular. Sanki ruhları, bambaşka bir iklim teneffüs ediyordu. O iklim onlara, bambaşka bir haz veriyordu.
Mehmet, kavalına üflüyor, üflüyordu.

Nihayet kaval çalmayı bitirdi Mehmet. Kavalı hemen yanındaki sehpanın üzerine koydu. Ömer’e baktı. Ömer, kavaldan çok duygulanmıştı. Kavalın etkisi konuşmasında, davranışlarında gözleniyordu. “Ne kadar güzel çaldın Mehmet Amca!... Öyle duygulandım ki!...”

“Ne yapalım Ömerciğim!... Ben de kavalımla dertleşebiliyorum. Ancak ona derdimi dökebiliyorum. Çaldığım türkü memleketteyken en çok çaldığım türkülerden biri idi. Aşan bilir karlı dağın ardını.” Sesinde bir içlilik hissediliyordu Mehmet’in: “İşte bugün karlı dağların ardına düştük be Ömer!...”

Mehmet ayağa kalktı. Tekrar dolaba doğru yürüdü: “Beni çok efkârlandırdın Ömer!... Sana kanım öyle ısındı ki!... Yıllar önce annemin gönderdiği mektubu göstereceğim sana.”

Mehmet, dolabın çekmecelerinden birini çekip bir mektup çıkardı. Ömer’in yanına geldi: “Annem bu mektupla bir de köyümüzün sümbüllerinden göndermişti. Yıllardan beri saklarım. Mektup da, sümbül de zarfın içinde durur hep.”
Mehmet, zarfı Ömer’e uzattı: “Al bak, oku. Çok duygulanacağını sanıyorum.”
Ömer, mektubu ve sümbülü zarftan çıkardı. Sümbüle baktı. Kurumuş sümbülü gayri ihtiyar kokladı: “Ne kadar anlamlı bir hediye!...” dedi.

Aynı içli sesle devam etti Mehmet: “Evet kardaş!... Bu kuru sümbüle her bakışımda annem, babam, köyüm, köydeki hâtırâlarım aklıma gelir. Hepsi gözümün önünde dizilir.”

Ömer, mektubu okumaya başladı. Mektupta Mehmet’in annesi şunları yazmıştı:
“Oğlum Mehmet’im...

Bizleri bırakıp gurbet ellere gittin oğul. Sana çok hasretim.
Anaların evlâtlarına hasreti bambaşkadır oğul.
Bu hasret, bülbülün güle hasretinden daha fazladır.
Bu hasret, çatlamış toprağın yağmura olan hasretinden daha fazladır.
Bu hasret, karanlık zindandakilerin aydınlığa olan hasretinden daha fazladır.
Senden isteğim şu ki, vücudun oralarda olsun, oralı olsun ama, ruhun buralı olsun.

Dünyada her şey geçicidir.
Zenginlik de geçicidir, fakirlik de...
Sağlık da geçicidir, hastalık da...
Vuslat da geçicidir, ayrılık da...

Asıl ayrılık, ahiretteki ayrılıktır. Birbirlerini sevenlerin, anaların ve evlâtların yolları öbür dünyada ayrılırsa, işte ayrılık budur. Birinin yolu cennet ve Cemalullaha çıkarken, öbürü cehennemde ebedî hüsranda kalırsa işte ayrılık budur. O zaman, vay ki vay!... O, bitmeyecek bir ayrılıktır. O ayrılıktan Allah’a sığınmak gerekir.
Aman Mehmet’im... Ahiret ayrılığının sebebi imandan kopuştur. Ahirette beraber olmak için imanlarımızı muhafaza edelim.

Hasretle kucaklıyorum, hasretle öpüyorum!...

Kokunu, ciğerinin en derin yerlerinde duyan; sevgini yüreğinin en derin yerlerinde hisseden anan!...”

Ömer, mektubu okuyup bitirdikten sonra, Mehmet’in yüzüne mânâlı mânâlı bakmaya başladı: “Mehmet Amca!...” dedi. “Böyle bir anan olduğu için seni kutluyorum. Demek sen böyle bir ananın çocuğusun. Ne kadar duygulu ve ince bir anan varmış. Tam bir Osmanlı kadını.” Ömer, bakışlarını Mehmet’in yüzünde yoğunlaştırdı. Ve sordu: “Peki bu mektubu aldığında ne yaptın Mehmet Amca? Seni nasıl etkiledi bu mektup?”

Mehmet omuz silkti: “Hiç bir şey yapmadım, yapamadım. Bu mektup beni hiç etkilemedi o zaman. Zarfıyla birlikte çekmeceye koydum.” Mehmet konuşmasına ara verdi. Bu sefer o, Ömer’e mânâlı mânâlı baktı: “Ama öyle sanıyorum bu mektubun bana bir şeyler vereceği zaman geldi. Bu mektup bana çok şeyler verecek gibi.”

Duvardaki saat, saat başı vuruşlarından birini yapıyordu. İkisi de saate baktılar. Ömer:
“Bana müsaade Mehmet Amca” dedi. “Saat çok ilerlemiş. Senden şu mübarek seher vaktinde şunu istiyorum ki, Allah’ın emirlerini yerine getir, namaza başla. Gör bak o zaman nasıl huzurlu olacaksın. Seninle tekrar karşılaştığımızda, namaza başladığını söylemen beni çok çok sevindirecektir.”

Bir şey hatırlamıştı: “Haa bak yarın bizim Türk işçilerinin bazılarıyla yapacağımız bir toplantı var. İstersen gel. Seni orada bazı Türk arkadaşlarla tanıştırırım.” Cebinden çıkardığı kartı Mehmet’e uzattı: “Bu kartta yazılı adrese, belirtilen saatte gel.”
Mehmet kartı aldı: “İnşallah gelirim kardaş. Senin şu telefonunu yazayım da zaman zaman telefonlaşırız.”

“Tabii. Zaten ben de seninkini alacaktım.” Birbirlerine telefonlarını verdikten sonra Ömer: “Şimdi ayrılabilirim herhalde Mehmet Amca.” dedi.
“Evet, şimdi gidebilirsin.”

ARTIK KURBAN VERMEYELİM

Mehmet ve Rukiye, kapının tekrar tekrar çalışıyla uyandılar. Gece lambasının loş ışığında birbirlerine baktılar. Yüzlerinde merak okunuyordu: “Hayırdır İnşaallah” dedi Rukiye. “Gecenin bu saatinde kim olabilir ki?...”

Mehmet: “Gidip bakmamız gerek.” dedi. “Kim olduğunu o zaman öğreniriz.”
İkisi de yataktan çıktılar. Kapıyı açmak üzere odadan çıktılar. Salona geldiklerinde Hacer’in de uyanmış ve oraya gelmiş olduğunu gördüler. Uyku sersemliği içinde gözlerini oğuşturuyor: “Baba ne oluyor?!... Ben korkuyorum!...” diyordu.

Mehmet kapıyı açtı. Hepsi de gelenin kim olduğunu merak ediyorlardı. Kapı açıldığında karşılarında üst komşularının kızı Tûba’yı gördüler. Tûba korku ve heyecan içinde idi. Yalvaran bir sesle: “Mehmet Amca!... Ne olur bizim eve gelir misin?!” diyordu.

Mehmet’ler iyice meraklanmışlardı. Mehmet: “Ne oldu kızım? Sakin ol ve anlat!” dedi.

Tûba, olanları zorlukla, kekeleyerek anlatabiliyordu. “Ağabeyim haftalardan beri eve gelmiyordu. Biraz önce eve gelmiş. Ben uyuyordum. Babamın bağırmalarıyla uyandım. Ağabeyime hem bağırıyor hem tokatlıyordu. Kötü şeyler olur diye annem beni size gönderdi.”

“Mesele anlaşıldı.” dedi Mehmet. Hepsi de alelacele evden çıkıp Kemallerin evine gitmek üzere merdivenleri tırmanmaya başladılar.

Kemal’in evine geldiklerinde üzücü bir manzarayla karşılaştılar. Nimet bir koltuğa oturmuş ağlıyordu. Kurban lakabıyla çağırdıkları oğulları Ergün holde yere oturmuştu. Perişan bir halde idi. Üstü, başı; kir, pas içinde idi. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Yüzünde uyuşturucu bağımlılarının tipik görüntüsü vardı. Kemal ise bağırıp çağırıyor, âdetâ kükrüyordu: “Ulan, sen benim evime nasıl gelirsin? Evimi hem terk ediyor hem de tekrar geliyorsun. Senin gibi bir uyuşturucu bağımlısı benim oğlum olamaz.”

Kemal bağırdıkça karısı Nimet daha çok ağlıyor, oğlu Kurban daha çok büzülüyordu. Kemal devam ediyordu: “Sen doğduğunda oğlum oldu diye çok sevinmiştim. Çok sevdiğim babamın lakabıyla çağırdım seni. Kurban dedim sana.” Mehmet, gördüğü manzara karşısında çok etkilenmişti. Kendi başından geçen hadisenin bir benzeri yaşanıyordu.

Kemal arslanlar gibi kükrüyor, uyuşturucu bağımlısı oğlunu evine almak istemiyordu. Zavallı oğlunu bu hale kendisinin ittiğini düşünmüyordu bile. Kemal’in kızgınlığı artıyordu. Kurban’ın üzerine yürüdü.

Mehmet her şeyi göze alarak müdahale etti. Kemal’le Kurban’ın arasına girdi: “Dur hemşerim.” dedi. “Daha ileri gitmene müsaade etmem.” Kemal afallamıştı. Mehmet’in davranışı, oradakilerin hepsinin bakışlarını üzerine çekmişti. Herkes ne olacağını merak etmeye başladı.

Kemal, Mehmet’in müdahalesiyle duraklamak zorunda kaldı. Onun yüzüne dik dik bakmaya başladı. Kaba bir şekilde: “Bu seni alâkadar etmez.” dedi.
Mehmet kararlılığını devam ettiriyordu: “Eder hemşerim, eder!...” dedi.
Mehmet’in çıkışı Nimet, Kurban ve Tûba’ya ümit vermişti. Nimet: “Ne olur oğlumu kurtar Mehmet ağabey.” diye yalvardı. Kurban da, medet uman bakışlarla bakıyordu Mehmet’e. Kemal’de aynı tutum devam ediyordu: “Sen karışma bu işe Mehmet!... Bu benim aile meselem. İleri gidersen polis çağırırım.”

Mehmet’te her şeyi göze almış bir tavır vardı: “Çağırırsan çağır!...” diye haykırdı.
Herkes merak içinde, Kemal’le Mehmet arasında olacakları merak ediyordu.
“Çağırırsan çağır hemşerim!...” diye tekrarladı Mehmet. “Çağır ama kendini de bir muhakemeden geçir. Şu zavallı oğlun uyuşturucu bağımlısı oldu. Evi terk etti. Şimdi sen bu şekilde davranıyorsun. Peki sana soruyorum: Sen, onun evi terk etmemesi için uygun bir zemin hazırladın mı?!... Onun uyuşturucu bağımlısı olmaya iten sebepler üzerinde durdun mu? Kısacası, ona baba olabildin mi? Baba olmak demek sadece çocuğu peydahlamak demek değildir. Onu iyi bir insan olarak iyi bir müslüman olarak yetiştirmektir.”

Herkes sessiz ve hareketsiz Mehmet’in söylediklerini dinliyordu. Mehmet hayıflanma ifade eden bir sesle devam ediyordu:
“Senin yaptığın hatâları ben de yaptım Kemal!... Bana çok pahalıya mal oldu. Neticede oğlum uyuşturucu bağımlısı oldu ve evi terk etti. Sonra da onu öldürdüler. Anlıyor musun?!... Onu öldürdüler!.... Kurban verdim onu ben!... O kurbanın acısı hâlâ içimi yakıyor! Başka kurban vermeyelim artık Kemal!... Anlıyor musun?!... Başka kurban vermeyelim!...”

Mehmet, Kurban’ın yanına geldi. Onu elinden tutup kaldırdı. Kapıya doğru çekti:
“Madem istemiyorsun Kurban’ı ben götürüyorum. Ona ben bakacağım. Onu ben tedavi ettireceğim. Ve onu kazanacağım. Eğer, günün birinde oğlunu görmek istersen gelebilirsin. Artık kurban vermeyelim. Senin oğlun Kurban, kurban olmasın. Şu zalim toplum düzeninin kurbanı olmasın.”

Mehmet, Kurban’ı elinden tutmuş çekiyordu. Kurban iradesiz ve gayesiz bir şekilde onun peşi sıra yürüyordu. Merdivenleri inmeye başladılar. Rukiye ve Hacer de onların peşi sıra iniyorlardı.
Kemal, Nimet ve Tûba da arkalarından bakıyorlardı.

 
< Önceki   Sonraki >

Tüm Ürünler


Kapsamlı Arama
Dosya İndirme (Download) Alanı

Anketler

En son ne zaman kitap okudunuz ?
 

Haberler

Sırlar Işığında Hayat Ve Ölüm

Hayata yeniden başlamak, bütün sıkıntılara rağmen değer. Yaşamak için mucizeye gerek yok. Sırlar seni buldukça, ölüm seni aradıkça, aşk ateşi ile yaşama gücü kazanacaksın, ” diye hayli iddialı kelimeler kullanılmış bir arka kapağı var. “Sırlar Işığında Hayat ve Ölüm’ün” Ali...

Devamını oku...

Alparslan ve Malazgirt Destanı

News image

Alparslan ve Malazgirt Destanı Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

Devamını oku...

Pınar (Şiirler)

News image

PINAR Şiir kitabı olarak yayınlanmış olan bu kitabımızdan alıntılar yazımız devamındadır.

Devamını oku...
100%
-
+
3
Show options