|

Alparslan ve Malazgirt DestanıKitaptan alıntı yazımız devamındadır.
SAVAŞ ÖNCESİ MADDî VE MANEVî HEYBET Takvimler, Milâdî 1071 yılının 26 Ağustos gününü gösteriyordu. O gün Cuma idi ve Cuma namazı vakti gelmişti. Alp Arslan askerinin başındaydı. Ordusu çok muntazam bir şekilde dizilmişti. Davul, kös, boru sesleri, Tekbirler, Salavatlar daha bir coşkuluydu. Alp Arslan beyaz bir elbise giymişti. Bir vakar, bir heybet, bir ihtişam içindeydi. Alp Arslan atından indi. Askerler merak içinde onun yaptıklarını takip ediyorlardı. Yanık sesle birisi Cuma Salâsı vermeye başladı. Salâ sesi bütün ovadan duyuluyor, karşı tepelerden yankılar yaparak geri dönüyordu. “Es Salâtü ves- Selâmü aleyke yâ Rasülallah!... Es Salâtü ves- Selâmü aleyke yâ Habiballah!... Es Salâtü ves- Selâmü aleyke yâ Seyyid el evveline vel âhirin!... Vel hamdulillâhî Rabbil âlemin!...” Alp Arslan’ı bir aşkullah, muhabbetullah, haşyetullah, havfullah sarmıştı. İçi dışı Allah aşkı, Allah korkusu, haşyet ile dolu idi. Yüzünü yere koydu. Yalvaran bir sesle şunları söyledi: “Ya Rabbî!... Seni kendime vekil yapmaktayım ve azametin karşısında yüzümü yere sürmekteyim. Senin uğrunda savaşmaktayım. Ey Allah’ım!... Niyetim halistir. Bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret.” Yüzünü yerden kaldırıp kumandan ve beylerine baktı. Onlara da şunları söyledi: “Burada Allah’tan başka bir Sultan yoktur. Emir ve kader tamamıyla onun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte savaşmakta veya savaşmamak için uzaklaşmakta serbestsiniz.” Alp Arslan’ın sözleri askeri coşturmuştu. Gür bir sesle haykırdılar. “Senden asla ayrılmayacağız!... Anca beraber kanca beraber. Ölmek var, dönmek yok. Ölümden ötesi de yok.” Alp Arslan bir anda kılıcını kınından çıkardı ve havaya kaldırdı. Orada bulunan bütün beyler ve kumandanlar da kılıçlarını çekip havaya kaldırdılar. Bu sanki ahidnamenin altına atılan bir imza gibi idi. Alp Arslan sonra atının üstünde ordunun bir başından öbür başına gitti ve geldi. Bu ordusunu bir selamlama idi. Onun bu hareketi orduyu daha da coşturdu. Herkes birbiriyle vedalaşmaya, helâlleşmeye başladı. Buradaki mücahidlerin çoğu daha önceleri beraberce ve defalarca cihad etmişlerdi. İ’lâ-yı Kelimetullah için, devlet için, insanlık için cihada çıkmışlardı. Bu cihadlarda zaman zaman bazı arkadaşları şehid olup Allah’a yürümüşlerdi. Bu savaşta da muhtemelen öyle olacaktı. Savaştan sonra belki birbirlerini göremeyeceklerdi. Onlar âhirette buluşmaya randevululardı. Herkes hemen yanındaki arkadaşıyla kucaklaşıyor, helâllik diliyordu. Ses tonları sertçe idi. Ama bu ses tonları yüreklerinde çok derin duyguların olduğunu ihsas ettiriyordu. Alp Arslan’ın çelikten bir yapı gösteren muazzam ordusu böylesine duygu yüklü askerlerden meydana geliyordu. “Hakkını helâl edesin Gazi Sav Tekin kardeşim.” “Helâl olsun Dânişmend Gazi. Gazamız mübarek ola.” “Hakkını helâl edesin Afşin Bey. Gazamız mübarek ola.” “Amin. Gevher Âyin kardeşim benim hakkım helâldir. Sen de helâl et.” Bahadır ve Mestan’ın vedalaşıp helâlleşmesi daha bir duygulu idi. Birbirlerine sarıldılar. “Hakkını helâl edesin Mestan kardeşim.” “Helâl olsun Bahadır kardeşim. Allah lutfederse ben bu savaşta şehid olmak dilerim. Ayça Ana Anama selâmlarımı söyleyesin. Hakkını helâl etsin. Ben de hakkı çoktur. Ahrette görüşürüz.” “Söylerim elbet Mestan. Gazamız mübarek olsun.” “Amin Bahadır kardeşim.” En duygulu helâlleşme belki de köle Şâdi’ninkiydi. Bir yolunu bulmuş Alp Arslan’a kadar yaklaşmıştı. Ani bir hareketle de Alp Arslan’ın eline sarıldı. “Hakkını helâl edesin Sultanım. Bu savaşta şehid olursam bu sizin himmetinizle olacaktır.” Şâdi’nin davranışı Alp Arslan’ı çok duygulandırmıştı. Duygu yüklü olduğu da yüzünden okunuyordu. Bir kölenin ortaya koyduğu bu asil hareket yüce Alp Arslan’ı çok etkiledi. Onun saflığı Alp Arslan’ı coşturdu. Şâdi’yi alnından öptü. “Bir şartla sana hakkımı helâl ederim.” dedi. “Eğer şehid olursan bana da şefaat edeceksin.” Şâdi saf davranışını devam ettiriyordu. “Elbette yüce Sultan. Sana şefaat etmeyeceğim de kime şefaat edeceğim. Sen beni bu savaşa soktun ya. Ben sana şefaat etmem de kime ederim.” Şâdi’nin saf davranış ve konuşmaları yakında bulunan kumandanları güldürmüştü. Alp Arslan’ın yüzünde de bir tebessüm vardı. “O zaman ben de sana hakkımı helâl ediyorum.” Helâlleşme faslı bitiyordu. Askerler savaş psikolojisine giriyorlardı. Alp Arslan, atının kolanını sıkıp kuyruğunu bağladı. Müezzin ezan okumaya başladı. “Allahü ekber, Allahü ekber… Eşhedü en la ilahe illallah…” Alp Arslan bir vasiyette bulundu. “Ey askerlerim!... Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Melikşah’ı yerime tahta çıkarınız. Ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak önümüzde çok hayırlı günler olacaktır. Savaşta ölüm şehadettir. Şehadet ise cennette birbirimizle buluşmanın, vuslatın tâ kendisi olsa gerektir.” İmam Cuma hutbesini okudu. Sonra Selçuklu askeri namaz için saf tuttu. Saflar ok gibi dosdoğru idi. O koca ordunun geniş bir ovada namaz için saf tutması muhteşem bir manzara ortaya koymuştu. Tekbir alışları, dim dik kıyamda duruşları, rüku için eğilişleri, secde için başlarını yere koyuşları gözleri kamaştırıyordu. O ihtişamlarına rağmen secdeye varışları sanki gökleri fethediyordu. Ürpertici bir azamet kendini gösteriyordu. Bu görüntü onların sevinç, moral ve inşirahlarını arttırıyordu. Zahirî olarak göz kamaştıran bu manzara, sanki içteki duyguların şekillenmesiydi. Tarihî savaşın başlayacağı şu anda Selçuklu askeri duygu ve inanç yönünden mükemmeldi. Orada şu anda sadece Allah vardı, Allah’a iman vardı. Yürekleri buram buram şehadet arzusu sarmıştı. Bütün gözler Başbuğ Alp Arslan’ı gözlüyordu. Bütün gönüller ona bağlanmıştı. Şeyh Abdülmelik’in yüzüne derin bir tebessüm hakimdi. Sözle verdiği zafer müjdesinin biraz sonra tahakkuk edeceğini söylemek ister gibi bir tavrı vardı. Sanki ‘melekler ordusu, veliler ordusu bizimledir, zafer bizimdir’ der gibiydi. Bizans askerleri Selçukluların namaz kılışını seyrediyordu. Muhteşem görüntü Bizanslılara çok tesir etmişti. Bizans ordusu sanki kitle olarak bir korku atmosferine girivermişti. Savaş başlamak üzereydi. Selçuklular tarafında Allah ve Tekbir sadaları yeniden başladı. Kös ve boru sesleri daha bir coşku veriyordu. At kişnemeleri, kılıç şakırtıları daha da artmıştı. Romanos Diogenes sabredemiyordu. “Bunların davulları, kösleri, boruları nedir böyle?!...” Kumandan Joseph söze karıştı. “Bugün Cuma, Çarşambadan beri durmadan çalıyorlar.” Nikopheros da: “Besbelli bizi rahatsız etmek istiyorlar.” dedi. Romanos Diogenes’in sabrı tükenmişti. “Şimdi görür onlar.” Askerlerine dönüp yüksek sesle şunları söyledi. “Haydi askerlerim, haydi arslanlarım!... Savaş başlamak üzere. Hazır olun!... Göreyim sizi!...” CENNETTE BULUŞALIM KÜÇÜĞÜM Bahadır, Mestan’ın cesedi başındayken bir kadın çığlığı duyuldu. Safiye yediği bir kılıç darbesinden dolayı çığlık atmıştı. “Allah!…” Bahadır sesin geldiği tarafa baktı. Sesin kadın sesi olması dikkatini çekmişti. Ondan dolayı da şaşırmıştı. Safiye aldığı kılıç darbesiyle atının üzerinde beli bükülmüş bir halde duruyordu. Eğere iyiden iyiye yaslanmıştı. Bahadır önce onu tanıyamadı. Başındaki bere düşmüş uzun saçları da ortaya çıkmıştı. Bahadır’ın şaşkınlığı daha arttı. Safiye’yi yaralayan Bizans askeri sinir edici kahkahalarla gülüyordu. “Bir Selçuklu kadını. Çok da güzelmiş. Hah hah haaa… Bilseydim öldürmezdim. Böyle güzel kadınlar öldürmek için değil sevilmek içindir. Hah hah haaa…” Safiye, nefret ve hınç ifade eden bir ses tonuyla Bizans askerine haykırdı. Rumca konuştu. “Siz Bizans kefereleri hep öyle düşünürsünüz zaten.” Asker şaşırmıştı. “Sen Rumca konuşuyorsun.” “Evet ben Rumca konuşuyorum. Ben Bizans kumandanı Leon’un kızıyım.” Askerin şaşkınlığı daha da arttı. “Leon büyük bir Bizans kumandanıdır. Hain Türklere karşı çok saldırı ve baskınları olmuştur. Biraz önce de buralarda gördüm. Onun kızı olarak senin düşman ordusunda ne işin var?” “Leon ırz düşmanı, zalim biri. Babam olmasından iğreniyorum. Ben Müslüman oldum. Şimdi yüce İslâm dini için cihad etmekteyim. Ve şehidliği gözlemekteyim.” Askerin şaşkınlığı devam ediyordu. Bu sırada Bahadır oraya yaklaşıyordu. Safiye’yi tanımıştı. Çok şaşırdı. “ Allah’ım… Bu Safiye!…” Bahadır, Safiye’ye epeyce yaklaşmıştı. Safiye atının eğerine sıkı bir şekilde yapışmış öyle duruyordu. Bahadır, dehşete kapılmış Safiye’ye bakıyordu. “Ne zaman geldi bu buraya?...” Bahadır Safiye’nin yanına gelmişti. “Safiye!... Sen ne arıyorsun burada?” Bu sırada Sungur da olanları görmüş, Bizans askerinin Safiye için söylediklerini duymuştu. Safiye’yi vuran Bizans askerine doğru atını sürdü. “Vay alçak vay. Şimdi görürsün sen.” Sungur, Bizans askerine hamle yaptı. Asker karşılık vermeye çalıştı. Sungur, usta bir oyunla askerin kılıcını elinden düşürttü. Kılıcının tersiyle vurarak askeri de attan düşürdü. “Alçak. Bir kadın için söylediğin sözlerin cezasını çekeceksin.” Sungur kılıcını askerin bağrına sapladı. Kılıcın saplandığı yerden kan fışkırdı. Askerin gözleri dışarı fırladı. Ağzından kan gelerek can verdi. Safiye kendini toplamaya çalışıyordu. Etrafında olanlara bakakalmıştı. Bahadır’a baktı. Yaranın tesiriyle takati azalmıştı. Kısık sesle ancak konuşabildi. “Ben şehid olmaya geldim Bahadır. Şehid olmayı çok istiyordum. Gelmeme müsaade etmezsiniz diye size haber vermeden geldim. Siz obadan ayrıldıktan sonra tavladaki atlardan birini eğerledim. Atlayıp ordunun peşine takıldım. Böylece buraya kadar geldim.” Bahadır, Safiye’yi attan indirdi. Yere uzattı. Safiye: “Aldığım yarayla öyle bir güzel koku almaya başladım ki Bahadır, hiç acı duymaz gibiyim.” diyordu. Bahadır, bunların şehidlik işaretleri olduğunu anlıyordu. Yüzünde derin bir gülümseme ile Safiye’ye bakıyordu. Gözlerinde yaşlar vardı. “Ben galiba dünyadan ayrılmaktayım Bahadır.” diye devam etti Safiye. Durakladı, Bahadır’ın yüzüne mânâlı mânâlı baktı. “Şehid nasıl olur Bahadır?” diye sordu. Bahadır’ın zihinde bir ses yankılanıyordu. “Galiba senin gibi olur!...” Zihninde bu ses yankılanmakta olan Bahadır sessiz kalmaya çalışıyordu. Bu ara Safiye Mestan’ı merak etmişti. Ortalıkta görünmüyordu. “Mestan nerede Bahadır?” diye sordu. Bahadır’ın yüzündeki gülümseme devam ediyordu. Eliyle Mestan’ın bulunduğu tarafı gösterdi. Mestan’ın cesedini gösterdi. Yüzünde derin bir tebessüm vardı. “Orada… Mestan şehid oldu.” Safiye’nin yüzünü bir gülümseme aldı. “Allah’ım sana şükürler olsun. Mestan şehid olmuş. Aybüke’sine kavuşacak.” Durakladı ve Bahadır’ın yüzüne baktı. “Biliyor musun Bahadır… Bu savaşta Aybüke’yle omuz omza savaşmak dilerdim. Onunla şehid cesetlerimizin yan yana konmasını dilerdim. Onunla yan yana gömülmek dilerdim.” Bahadır’ın gözlerinden yaş sızdı. Safiye çok içli bir sesle konuşmaya devam ediyordu. “Beni de şehid et Allah’ım.” Bu sırada Resul oradan geçiyordu. Yaralı olarak Bahadır’ın yanında yerde yatan Safiye’nin uzun saçları Resul’ün dikkatini çekti. Oraya yaklaştı. Yanına geldiğinde yerde yatanın bir kadın olduğunu anladı. Meraklandı ve oraya yaklaştı. Dikkatli bakmaya başladı. Safiye’nin gözleri dikkatini çekti. Şaşırdı. “Olamaz.” diye çığlık attı. “Bu gözler Sophia Abla’nın gözleri.” Çok heyecanlandı ve çığlık atmaya başladı. “Sophia Abla!... Aman Allah’ım! Sophia ablamla savaşta beraber olmak ne müdhiş şey. Onunla beraber aynı safta cihad etmek benim için ne muazzam bir şey.” Safiye’ye yaklaştı. Safiye fersiz gözlerle Resul’e bakıyordu. Onu tanıyamamıştı. “Sen de kimsin yiğit?” Resul bu sefer sevinçten çığlık atıyordu. “Ben Resul’üm abla.” Safiye eliyle Resul’ün yüzünü okşamak istiyordu. “Resul sen ha…” Safiye Bahadır’a döndü. “Size hikâyesini anlattığım Resul bu. Kardeşim, küçük kardeşim Resul.” Bahadır: “Anladım.” dedi. Safiye Resul’ü yüzünden okşamak istiyordu. “Küçüğüm benim… Ne kadar da büyümüşsün.” “Büyüsem gerektir. Aradan bunca yıl geçmiştir Sophia Abla.” “Bana Safiye de. Ben Müslüman olmuşumdur.” “Bilirim.” Safiye merak etmişti. “Bilir misin? Nereden bilirsin?” Resul cevap vermek istemiyordu. “Nereden bilirsin dedim. Beni yorma küçüğüm.” “Üzülürsün abla.” “Zaten ölmekteyim. Üzülsem ne olur, üzülmesem ne olur. Hadi de bakalım nereden öğrendin?” “Babandan.” “Babamdan mı?” “Evet.” “Ondan nasıl nefret ettiğimi bir bilsen.” “Bilir misin o biraz önce öldü.” “Öldü mü?” “Evet. Kumandanlarımızdan Sav Tekin’i yaraladı. Ben de onu öldürdüm.” “Çok iyi yapmışsındır. Ellerine sağlık. Sav Tekin’in durumu nasıldır?” “Yüce Başbuğumuz onu savaş alanı dışına götürdü. Yarasını tımarlayacak.”
|