Gönül Dağı
Gönül Dağı
Her Yüreğe Nakış Gerek
Her Yüreğe Nakış Gerek
Sekiz Elmaslı Kolye
Sekiz Elmaslı Kolye
Alparslan ve Malazgirt Destanı
Alparslan ve Malazgirt Destanı
Tamar - Ağrı'da İki Mevsim
Tamar - Ağrı'da İki Mevsim
Yayla Gülü
Yayla Gülü
Merih'ten Münih'e
Merih'ten Münih'e
Kürdün Gelini
Kürdün Gelini
Satı Gelinin Türküsü
Satı Gelinin Türküsü
Hayat Değirmendir Döner
Hayat Değirmendir Döner
Köln Diye Bir Yer PDF Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Mustafa AKGÜN tarafından yazıldı   
Köln Diye Bir Yer Kapak

Köln Diye Bir Yer

Bizler Gurbet Kuşlarıyız

Alman toplumu içinde kendi hallerine bırakılmış bir grup gencin romanı

Aileleri tarafından kendi hallerine bırakılan gençler, uyuşturucu bağımlısı, alkolik, ateist, Budist, Yahova Şahidi, Protestan olma temayülündedir. Derviş bir arı sabrı ile çalışarak gençleri kendi inanç ve kültürlerine döndürür.

Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

Gurbette Sıla
Derviş Eva’nın evlenme teklifine olumlu cevap vermişti. Evlenmeye karar vermişlerdi.
Bunun için bir düğün salonu kiralanmıştı. Düğün programı çerçevesinde Seyid Bilâl ve arkadaşları bazı kültür gösterilerinde bulunacaklardı.
Resmî nikâhla alâkalı muameleler tamamlandı. Davetiyeler basılmış, Derviş yakınlarına dağıtmıştı. Eva kendisiyle alay edilir endişesiyle yakınlarına davetiye vermemişti. ‘Bir Türkle evlendi diye kendisiyle alay edebilirler’ diye düşünüyordu.
Nihayet düğün günü gelip çatmıştı. Kadir-Gülser, Beşir-Dilân, Kemal-Nimet, Hüseyin-Züleyhâ, Veli-Kerime, Fuat-Gönül çiftleri salonda yerlerini almışlardı. Ayrıca Kâmil’in karısı Ayşe de davetliler arasında idi. Arif ve Emine de birbirlerinden habersiz olarak düğüne gelmişlerdi.
Düğün salonu renkli kağıtlarla, balonlarla süslenmişti. Kulakları Türk Halk Müziğinden parçalar okşuyordu. Kadınlardan Anadolu kıyafeti giyerek gelenler vardı. Bu nostaljik kıyafetler düğün salonuna ayrı bir renk katıyordu. Herkes en güzel elbiselerini giyerek gelmişti. Düğüne gelen kız çocukları da özençlerini gidermek için en güzel elbiselerini giymiş; dudaklarını, yüzlerini, gözlerini boyamak suretiyle kendilerince süslenmişlerdi. Bazı kız çocuklarının gelinlik giydiği görülüyordu. Çocuklar salonun uygun yerlerinde ara sıra koşuşarak oynaşıyorlardı.
Nice zamandan beri oğullarından ayrı olan kafadarlar ve eşleri buruktular. Düğün sevinci de olsa onların üzüntüsü gitmiyordu.
Salonda bir uğultu vardı. Bir ara uğultu kesildi. Gözler salonun giriş kapısına çevrildi ve bir alkış başladı. Gelin Eva ve damat Derviş çifti kol kola girmiş olarak salona giriyorlardı. Damatlık elbise Derviş'e, Türk usulü gelinlik Eva'ya çok yakışmıştı. Sahneye doğru yürüdüler ve kendilerine ayrılan yere oturdular.
Artık programın başlama saati gelmişti.
Sahnenin perdesi kapalıydı. Perdenin önünde bir genç belirdi. Bu kayıp gençlerden Haydar’dı. Sahnenin ortasına kadar yürüyüp durdu. Hüseyin ve Züleyhâ kayıp oğullarından birinin birden karşılarına çıkıvermesiyle heyecanlandılar ve sevindiler. Aşırı sevinçten yürekleri ağızlarına gelecek gibi oldu. Haydar’ın ortaya çıkması çocukları kayıp diğer aileleri de meraklandırmıştı.
Fondaki müzik kesildi. Haydar mikrofona yaklaşıp konuşmaya başladı:
-Sevgili misafirler. Derviş Amca ve Eva Ablamızın düğününe hepiniz hoş geldiniz. Nostaljik bir gece olacağından dolayı gecemize hususi olarak Gurbette Sıla ismini verdik. Size programımızı arz ediyorum. Önce evlenen çiftlerin dinî nikâhı kıyılacaktır. Programımızın başında müzikli bir oyun sunulacaktır. Tabi bu ara Derviş Amcamızın hoşgörüsüne sığınıyoruz. Çünkü onun düğünü için hazırladığımız bu müzikali onun bilgisi dışında bir sürpriz olarak yaptık. Sonra, kendisini kaybedenlere bulunan adresler bildirilecektir. Bunu, bazı davetlilere hediye sunma bölümü takip edecektir. Sonra damat bey ve gelin hanım birer konuşma yapacaklardır. En sonunda da damat emanetini yani gelini alıp gidecektir.
Son cümle davetlileri güldürdü. Bu gülüşmeler arasında Haydar, kulise döndü. Hüseyin ve Züleyha arkasından bakakalmışlar, sevinçten çığlık atmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Haydar'ın ortaya çıkması, diğer anne ve babaları da ‘bizim çocuklarımız ortaya çıkar mı’ düşüncesiyle umutlandırmıştı. Onun için oğulları kayıp olan eşler birbirlerine mânâlı ve umutlu bakıyorlardı.
Haydar alelacele kulisten perdenin önüne masa ve sandalyeler getirdi. Bunları uygun bir şekilde yerleştirdi. Sonra seyircilere yöneldi:
-Şimdi dinî nikâh kıyılacaktır. Resmî nikâh daha önce kıyılmıştı. Nikâhı kıyacak olan hocamızı, çifti ve şahitleri buraya davet ediyorum.
Köln’deki mescidlerden birinin hocası nikâh kıymak üzere çağrılmıştı. Hoca ve Derviş-Eva çifti yan taraftaki merdivenden sahneye çıktılar. Şahid olarak da Kütahyalı Ahmet ve Eyüp masanın yanına geldiler. Hoca, çift ve şahidler masanın etrafında kendileri için ayrılmış yerlere oturdular. Hoca gerektiği şekilde nikâhı kıydı. Nikâhın kıyılmasından sonra herkes yerine döndü. Damat Derviş ve gelin Eva yerlerine dönerlerken alkışlar yükseldi. Alkışlarla her ikisinin de yüzlerinde artan bir mutluluk duygusu gözleniyordu.
Haydar masa ve sandalyeleri yine kulise götürdü. Salona bir sessizlik hakim oldu.
Perde yavaş yavaş açıldı. Sahnede renkli pelerinlere bürünmüş dokuz genç vardı. Muntazam bir şekilde sahnede dizilmişlerdi. Her biri farklı kuşların renklerinde pelerin giymişti. Giydikleri pelerinlerin renkleri ve desenleri çok göz alıcı idi. Gençler ve giydikleri pelerin renk ve desenleri şöyleydi:
Seyit Bilâl - Serçe renk ve tüyü deseninde,
Eyüp - Kanarya renk ve tüyü deseninde,
Yunus - Bülbül renk ve tüyü deseninde,
Celâleddin - Turna renk ve tüyü deseninde,
Bektaş -Keklik renk ve tüyü deseninde,
Ali Veysel - Ördek renk ve tüyü deseninde,
İbrahim Şehmuz - Güvercin renk ve tüyü deseninde,
Emrah - Kumru renk ve tüyü deseninde,
Halim – Leylek renk ve tüyü deseninde.
Kayıp oğullarını bir anda karşılarında görüveren anne-babalar tam mânâsıyla şoke olmuşlardı. Aşırı sevinç içinde idiler. Hepsi de sevinç çığlığı atmamak için kendilerini zor tutuyorlardı.
Eva ise daha değişik bir heyecan yaşıyordu. Oğlu Helmut oyun oynayacak Türk gençleri arasında idi. Demek ki onları benimsemişti. Fısıltı halinde Derviş’e:
-Helmut da burada Derviş, dedi. Çok sevinçli ve heyecanlıyım.
-Gerçekten çok manidar. Helmut’u gençlere ben göndermiştim. Demek uyum sağlamışlar. Ben de çok sevindim.
Sahnenin arka planında yer almış olan Sultan ve Haydar ellerindeki enstrümanlarla ritmik bir şarkı çalmaya başladılar. Nostaljik ve otantik bir kıyafet içindeydi. Pelerine bürünmüş gençler müziğin ritmine uygun hareketler yapmaktaydılar. Koro halinde bir şarkı okumaya başladılar.
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Yurdumuz yok yuvamız yok
Fikrimiz yok davamız yok
Sevgimiz yok vefamız yok
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın gözyaşlarıyız
Oyunu oynayan gençlerin gerek kıyafetleri ve gerekse söyledikleri parçanın güfte ve melodisi salondakileri âdetâ büyülemişti. Herkes nefesini tutmuş dikkatle oyunu seyrediyordu.
Grup ritmik hareketlerine devam ederken Eyüp gruptan ayrılarak sahnenin önüne doğru ilerledi. Aynı zamanda ritmik hareketlerine devam etmekteydi. Sahnenin önüne geldiğinde seyirciye karşı solo şarkı okumaya başladı. Okuduğu şarkının güfte ve melodisi koro olarak okunan şarkıyla bir bütünlük içinde idi. Eyüp şarkıyı okurken gözlerini göğe dikmiş gökyüzünün derinliklerinde bir yerleri seyrediyormuş gibiydi. Kollarını hafif kaldırmış kanarya rengine benzeyen peleriniyle uçuşu sembolize etmeye çalışmaktaydı.
Kanaryayım kafesimde
Bin bir hüner var sesimde
Name dolu nefesimde
Araya koro girerek nakaratı tekrarladı:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Eyüp parçasını okuyup bitirdikten sonra yine ritmik hareketlerle arkadaşlarının arasına döndü.
Bu sefer Ali Veysel, Eyüp’ün yaptığı gibi ritmik hareketlerle sahnenin önüne geldi. O da Eyüp gibi şarkı okumaya başladı. O da şarkıyı okurken gözlerini göğe dikmiş gökyüzünün derinliklerinde bir yerleri seyrediyormuş gibiydi. Tabi ki o da kollarını hafif kaldırmış ördek rengine bezeyen peleriniyle uçuşu sembolize etmeye çalışmaktaydı.
Yeşil ördek dalar göle
Neler gelir neler dile
Aşığın halinden kim bile
Yine araya koro girerek nakaratı tekrarladı:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Ali Veysel de parçasını okuyup ritmik hareketlerle sıradaki yerine döndü.
Artık diğer gençlerle sırayla Eyüp ve Ali Veysel’in yaptığını yapıyordu. Sırası gelen genç sahnenin önüne geliyor, parçasını okuyor, sonra da geri yerine dönüyordu:
Seyit Bilâl:
Serçeyim yuvalar kurdum
Daldan dala kondum durdum
Nerde benim asıl yurdum
Koro:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Emrah
Kumruyum yok can yoldaşım
Hep ağıt yakmaktır işim
Böyle yazım, böyle kışım
Koro:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
İbrahim Şehmuz:
Güvercinim kırda bir kuş
Yolum baştan başa yokuş
Sabrı çok zorlayan bir iş
Koro:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Bektaş:
Kekliğim ben derelerde
Yurdum yuvam nerelerde
Karar tutmam buralarda
Koro:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız

Halim:
……..
..……
……..
Koro: Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız

Celâleddin:
Turnalarız gök yüzünde
Bölük bölük pir izinde
Hem yazında hem güzünde
Koro:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Yunus:
Şakırım garip bülbülüm
Açsın da bir görün gülüm
Neler okur neler dilim
Koro:
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Son genç olarak Yunus da parçasını okuyup yerine döndükten sonra gençler koro olarak son bir dörtlük daha okudu:
İçimiz karanlık dolu
Yok mu aydınlığın yolu
Acı bize insan oğlu
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Müzikli bölümün bitmesinden sonra gençler birlikte şu sözleri söylerler.
-Bizler gurbet kuşlarıyız. Yolumuz Köln diye bir yere düşmüş. Köln Diye Bir Yer… Gurbete Türkiye'nin bir yerlerinden gelmişiz. İstanbul, Konya, Sinop, Nevşehir, Eskişehir, Kütahya, Sivas, Erzurum, Diyarbakır'dan gelmişiz. Bütün Türkiye'den gelmişiz. Daha doğrusu oralardan anne babalarımız gelmişler. Onların adresleri neredeyse kaybolmak üzere. Bizim kuşağın ise zaten adresi yoktu. Yolu kesilmiş gideceği yolu bilmeyen kuşlardık biz. Ama şimdi adreslerimizi bulduk.
Beraber konuşmanın arkasından Eyüp yine sahnenin önüne geldi. Bir şeyler söyleyeceği anlaşılıyordu. Fonda "Kanaryam güzel kuşum” şarkısının müziği vardı. İlk dörtlüğünün sözleri duyuluyordu:
Kanaryam güzel kuşum
Ben sana vurulmuşum
Fondaki müziğin eşliğinde Eyüp konuşmaya başladı:
-Benim adım Eyüp. Adım İstanbul'un mânevî sahibi Eyüp Sultan'dan gelmektedir adım. Daha da ötesi Eyüp peygamberden gelmektedir. Eyüp peygambere Avrupalılar Hiob derler. Pek çok maddî ve mânevî güzelliklerin toplandığı İstanbul'un çocuğuyum ben. Büyük şair Necip Fazıl’ın İstanbul hakkında şu mısraları vardır:
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar
Ben İstanbul'da güzel nağmelerle öten bir kanaryaydım. Coşkun coşkun ötüyordum. Nasılsa bir el beni gurbete savurdu. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumun alkolle kesildiğini gördüm. Bana yolumu Eyüp Sultan buldurdu. Ha İstanbul'da yol gösteren sadece Eyüp Sultan yoktur. İstanbul'da Fatih Sultan Mehmet vardır. İstanbul eren doludur, evliya doludur. İstanbul tarihe şan veren padişahlarla doludur. İstanbul alim ve şair doludur. Vefa mı desem, Aziz Mahmud mu desem? Yavuz mu, Kanuni mi desem? Baki mi, Şeyh Galip mi desem? Bunların her birisi adresini kaybedenlere adreslerini bildirirler. Kimliği eriyenlere kimlik verirler.
Eyüp konuşmasını bitirdi ve geri çekildi.
Bu sefer Ali Veysel sahnenin önüne geldi ve o da konuşmaya başladı. Bu sefer fonda bir Sivas türküsünün müziği vardı. Yeşil ördek gibi daldım göllere
Sen düşürdün beni dilden dillere
Başım alıp gidem gurbet ellere
Ne sen beni unut ne de ben seni
Bu müziğin eşliğinde Ali Veysel konuşmaya başladı:
-Benim adım Ali Veysel. Bir adım memleketim Sivas'ın büyük şairi âşık Veysel'den geliyor. Bir adım hazreti Ali'den geliyor. İnsana gönülden giren Sivas, Erzincan, Tunceli gibi Alevî topraklarının çocuğuyum ben. Pir Sultan'ın diyarındanım ben. Fuat yari kara toprak olan âşık Veysel şöyle diyor:
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim Fuat yarim kara topraktır
Ben topraklarımda nazlı nazlı süzülen bir ördektim. Gölümde nazlı nazlı yüzüyordum. Nasılsa bir el beni gurbete gönderdi. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumun diskotekle, eğlenceyle kesildiğini gördüm. Bana yolumu âşık Veysel buldurdu. Bana yolumu Hazreti Ali buldurdu. Bunlar adresini kaybedenlere adreslerini bildirirler. Kimliği eriyenlere kimlik verirler.
Artık anlaşılmıştı ki her genç öne çıkıp fon müziği eşliğinde konuşma yapacaktı. Gençlerle alâkalı fon müzikleri ve konuşmaları şöyleydi.
Seyit Bilâl konuşurken bir Karadeniz türküsünün müziği vardı:
Oy Trabzon Trabzon da içi kalaylı kazan
Bu güzel günlerimde geldi çattı Ramazan
-Benim adım Seyit Bilâl. Adım memleketim Sinop'un mânevî sahibi Seyit Bilâl'den geliyor. Babamın bir tarafı Sinop, bir tarafı Trabzon. Mert insanların yaşadığı Karadeniz bölgesinin insanıyım ben. Bir şarkımızda şöyle demiyor mu?
Çırpınırdı Karadeniz
Bakıp Türk'ün bayrağına
Ah ölmeden bir göreydim
Düşebilsem toprağına
Ben memleketimde neşeli neşeli öten bir serçe idim. Damdan dama konup duruyordum. Nasılsa bir el beni gurbete uçurdu. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumu ateizmle kesmişler. Bana yolumu Seyit Bilâl buldurdu. O adresini kaybedenlere adreslerini bildirir. Kimliği eriyenlere kimlik verir.
Emrah konuşurken Erzurum’un bir uzun havası fondaydı:
Erzurum dağları kar ile boran
Aldı içerimi de dert ile verem
Sizde bulunmaz mı bir kurşun kalem
Yazıp arzuhalim yare gönderem
-Benim adım Emrah. Adım memleketim Erzurum'un yetiştirdiği büyük şair Erzurumlu Emrah'tan gelmektedir. Şu dörtlük ona aittir.
Tutam yar elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yareli bülbül
İnem bağlara bağlara
Ben memleketimde kendi halince "Huu... Huu..." diye ağıt yakan, şarkı okuyan bir kumru idim. Nasılsa bir el beni gurbete yolladı. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumu Budizmle kesmişler. Bana yolumu Erzurumlu Emrah buldurdu. O adresini kaybedenlere adreslerini bildirir. Kimliği eriyenlere kimlik verir.
İbrahim Şehmuz sahnenin önüne geldiğinde ise bir Diyarbakır türküsünün müziği fona gelir:
Elma al olanda gel
Ayva nar olanda gel
Hastalandım gelmedin
Bari can verende gel
-Benim adım İbrahim Şehmuz. Bir adım İbrahim. Hemen yanımızdaki Urfa'nın medar-ı iftiharı Hazreti İbrahim'in adı. Hz. İbrahim'e batılılar Abraham derler. Bir adım da Diyarbakır civarında yetişmiş Şeyh Musa'dan geliyor. Benim memleketim gönül ehli, insan aşığı, misafirperver Kürtlerin diyarı Diyarbakır'dır. Selâhaddin Eyyubîlerin yetiştiği toprakların çocuğuyum ben.
"Kumru eşini kaybettikten sonra bir daha eş almaz." sözü benim diyarımın insanının vefasını anlatmak için söylenmiştir.
Ben memleketimde kendi halince çile çeken bir güvercindim. Kırlarda yalnız başına kalan bir güvercin. Nasılsa bir el beni gurbete attı. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumu Yahova Şahitliğiyle kesmişler. Bana yolumu Hazreti İbrahim buldurdu. Bana adresimi Şeyh Musa buldurdu. Onlar adresini kaybedenlere adreslerini bildirirler. Kimliği eriyenlere kimlik verirler.
Bektaş öne çıktığında fona bir Semah müziği gelir.
-Benim adım Bektaş. Kırşehir, Nevşehir çevresinde yaşamış Hünkâr Hacı Bektaş Veli'den gelmektedir adım. Hünkârın nefesi bütün Anadolu'ya, bütün insanlığa sevgi tattıracak güçtedir. Ayrıca Kırşehir Ahi Evran gibi sosyal ve mânevî alt yapı oluşturan pirlerin memleketidir. Ankara Hacı Bayram'ın diyarıdır. Ben o beldelerin çocuğuyum. Hacı Bektaş'ın bir dörtlüğü şöyledir:
Sakin ol kimsenin gönlünü yıkma
Gerçek erenlerin gönlünden çıkma
Eğer insan isen ölmezsin korkma
Aşığı kurt yemez ucda değildir
Şu sözler de Hacı Bektaş'a aittir.
"Eline, diline, beline sahip ol.
İncinsen de incitme."
Ben memleketimde kendi halince çağıldayan bir kekliktim. Nasılsa bir el beni gurbete mahkum etti. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumu uyuşturucu ile kesmişler. Bana yolumu Hacı Bektaş Veli buldurdu. Bana adresimi Ahi Evran buldurdu. Onlar adresini kaybedenlere adreslerini bildirirler. Kimliği eriyenlere kimlik verirler.
Halim öne çıktığında da Klasik Alman müziğinden bir parça çalmaya başlar. O da öne doğru ilerledi ve konuşmaya başladı:
-Benim memleketim kardeşlerimin memleketleri olan ne İstanbul, ne Konya, ne Erzurum, ne de bir diğeridir. Benim memleketim Almanya’dır. Yani benden önceki kardeşlerimin gurbette de olsalar kavuşmayı ümid ettikleri bir memleketleri vardır. O ümitlerini içlerinde yaşatmaktadırlar. Fakat bende o da yok. Şu Avrupa’nın, şu Almanya’nın, şu Köln’ün mânevî karanlığı içinde kalakalmışım. Göz yaşlarını içine akıtan bir yetimciğim ben. İsa Aleyhisselâm’ın göğe kaldırılmasından sonra Avrupa çeşitli felsefelerle karartıldı. Acaba bu karanlığı yırtabilen çıkmış mıdır diye bir araştırma yaptım. Karşıma Goethe çıktı. O, yakıcı sıcaklığıyla ortalığı yakıp kavuran uçsuz bucaksız çölün ortasındaki yemyeşil vaha gibidir. Susamış kalplere bir takım İlahi bilgileri edebi üslup içinde sunar Goethe.
Demiştir ki:
Aşk ateşiyle yanıp tutuştuktan sonra
Hayy olanı tesbih etmek isterim
Demiştir ki:
Ulvi aşkla yanıp tutuşan
Yüce Rabbinden kabul görür
Ve yine demiştir ki:
Allah’a güvenen kişi
Olgunlaşmış demektir

Celâleddin’in konuşması sırasında içli bir ney sesi duyulmaya başlar:
-Benim adım Celâleddin. Konya'daki Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'den almışım adımı. İnsanlığa aşk, gönül huzuru, sadakat dersleri veren Mevlânâ'dan. İnsanlığa sevgi iklimi sunar o. Şu sözler ona aittir:
Sen düşünceden ibaretsin
Gerisi sadece et ve kemik
Gül düşünürsen gülistan olursun
Diken düşünürsen dikenlik
Ben memleketimde bölük bölük uçan turnalardan biri idim. Sonsuzluk alemine kanat açıyor, pervaz vuruyordum. Nasılsa bir el beni gurbete uçurdu. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumu Katoliklikle kesmişler. Bana yolumu Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî buldurdu. O adresini kaybedenlere adreslerini bildirir. Kimliği eriyenlere kimlik verir.
Yunus konuşmasını yaparken ise fonda Yunus Emre'nin ilahilerinden biri vardı.
Aşkın ile âşıklar
Yansın ya Rasülallah
İçip aşkın şarabın
Kansın ya Rasülallah
-Benim adım Yunus. Memleketim Eskişehir'de yetişen eren şair Yunus Emre'den gelmektedir benim adım. İnsanlığa sevgiyi, insan sevgisini, gönlün ne demek olduğunu anlatan eren şair. Şu dörtlük ona aittir.
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye almaz
Ben memleketimde Yunusçasına, yanık yanık öten bir bülbül idim. Nağmelerimle neler anlatıyordum neler?!... Nasılsa bir el beni gurbete savurdu. Adresimi kaybetmiştim. Gurbette sılamı aradım durdum. Sılama giden yolumu Protestanlıkla kesmişler. Bana yolumu Yunus Emre buldurdu. Yalnız yol bulduran Yunus Emre değildir. Hemen yanı başında Bursa'nın Emir Sultan'ı, Üftadesi, İsmail Hakkısı da yol buldurur. Onların hepsi adresini kaybedenlere adreslerini bildirirler. Kimliği eriyenlere kimlik verirler.
Bütün anne ve babalar çocuklarını görmüşler işin sonunu beklemeye başlamıştı. Yunus'un konuşması da babası Arif ve annesi Emine'yi sevinçten delirtecek gibi olmuştu. Yunus'un kendi oğulları olduğunu anlamışlardı. Olacakları onlar da beklemeye başladılar.
Gençler konuşmalarını bitirmişlerdi ki salonun gerilerinden Hamza haykırarak sahneye doğru koşmaya başladı.
-Durun, durun. Ben de adresimi buldum.
Salonda bulunan herkesin gözleri Hamza’ya çevrilmişti. Hamza davetlilerin meraklı bakışları önünde sahneye çıktı. Fonda bu sefer bir Ege türküsü çalmaya başladı. İlk dörtlüğü okunuyordu.
İzmir'in kavakları
Dökülür yaprakları
Bize de derler Çakıcı
Basarız konakları
-Benim memleketim de Kütahya. Yiğitlerin harman olduğu coğrafyanın çocuğuyum ben. O toprakları bize Horasan Erenleri armağan bırakmıştır. Şu mısralar onlar için yazılmıştır:
Kahramanlar... Adsız, sansız
Hepsi hansız, hanümansız
Göçmüş namsız ve nişansız
Ah... Horasan Erenleri
Ah... Gönlümün yarenleri
Onlar Anadolu'yu estetik duygularla donatan mutlu zümredir. Ben de ibibik yuvasında bir yavru idim. Bazı kuşlar fazla yavrusunu yuvadan atar. Ben de yuvadan atılan bir yavruyum. Ama yuvama dönmek istiyorum. Çünkü yuvanın verdiği sıcaklık, sevgi bambaşkadır. Bana da kayıp adresimi Horasan Erenleri buldurdu. Onların hepsi adresini kaybedenlere adreslerini bildirirler. Kimliği eriyenlere kimlik verirler.
Diğer gençler Hamza'nın etrafında halka oluşturdular. Ritimle şarkının nakarat kısmını söylüyorlardı.
Bizler gurbet kuşlarıyız
Sılanın göz yaşlarıyız
Ahmet ve Nuriye de aşırı sevinçten ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Nuriye eliyle kalbinin üstünü bastırıyordu. Gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Ahmet'in de gözlerinden yaş sızıyordu.
Haydar elindeki enstrümanı bırakıp tekrar program spikerliği yapmaya başladı:
-Sevgili misafirler… Bugün Eva Teyze ile Derviş Amcanın mutlu günüdür. Böyle bir günde birer konuşma yapmaları çok münasip olacaktır. Önce Eva Teyzemizin bir konuşma yapmasını istiyoruz.
Haydar’ın sözleriyle Eva’yı bir heyecan sardı. Utangaç bir eda ile ayağa kalktı. Sahneye doğru yürüdü. Mikrofonu alıp konuşmaya başladı. Sesi kısık ve titrekti. Heyecanı artıyor olmalıydı.
Eva Almanca konuşuyor, Haydar Türkçe’ye çeviriyordu.
-Mutlu günümde sevincimize ortak oldunuz. Çok teşekkür ediyorum. Böyle bir topluma dahil olduğum için çok mutlu ve sevinçliyim. Eva adımın Adem babamızın eşinden, yani insanlığın anasından geldiğini biliyorum. Onun için ismimin Eva olarak değil Müslümanca söylenişi olan Havva olarak söylenmesini rica ediyorum. Hepinize tekrar tekrar teşekkürler…
Salonda alkışlar yükseliyordu. Eva, yeni adıyla Havva bu alkışlar arasında yerine döndü. Onun yerine dönmesinden sonra Haydar tekrar mikrofonu aldı ve konuşmaya başladı:
-Efendim şimdi de Derviş amcamız teşekkür konuşması yapacak.
Derviş oturduğu yerden kalktı ve sahneye çıktı. Mikrofonu alıp konuşmaya başladı.
-Efendim herkese teşekkür ediyorum. Böyle bir günde bana mutluluklar verdiniz. Gençlerin oyunu fevkalâde güzeldi. Kutluyorum. Bana yaptıkları sürprizi hayatım boyunca unutamayacağım. Hayatımın en duygulu anını yaşadım desem yanlış olmaz. Böyle bir sürprizin planlayıcısı olan Seyid Bilâl oğlumuza ve arkadaşlarına yani Gurbet Kuşlarına nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Herkese tekrar tekrar teşekkürler. Bu vesile ile bir şey anlatmak istiyorum.
“Kaknus diye bir kuş vardır. Güzel fakat acayip bir kuştur. Yeri-yurdu da Hindistan’dadır. Sonra bu kuşun eşi de yoktur; tektir bu kuş.
Uzun ve kuvvetli bir gagası vardır. O gagada ney gibi birçok delikler bulunur. Yüze yakın delik vardır. Bu deliklerin her birinden başka türlü bir ses çıkar; her sesten de başka bir name duyulur. Her delikten ayrı bir çeşit ses çıkarmaya başladı mı, kuş da kararsız bir hale gelir, balık da. Bütün kuşlar susarlar. Onun sesinin güzelliğinden hepsinin de aklı başından gider.
Bu kuşun ömrü, bin yıla yakındır. Öleceği vakti iyi bilir. Öleceğini anladığında, kendinden ümit kesti mi çalı çırpı toplar, onları çepeçevre yığar. Tam ortasına da kendisi geçer. Yüzlerce türlü namelerle feryada başlar. Âdetâ ruhunun her deliğinden, başka bir çeşit name çıkar. Ağlayıcılar gibi o delikten çıkan feryadı, bir başka feryat haline getirir. Hem feryat eder, hem de aşk derdinden gazel yaprağı gibi titrer.
Onun feryadını duyup işiten bütün kuşlar, onun coşkunluğunu gören bütün yırtıcı hayvanlar, seyretmek için bulunduğu yere yaklaşırlar. Hepsi de gönüllerini alemden keser. O gün ciğerleri kana bulanarak onun derdiyle dertlenen nice hayvanlar, onun karşısında düşüp ölürler. Hepsi, onun ağlamasına ağlar; bir kısmı da dermansız, takatsiz hale düşüp, ölür gider. Onun bu ölüm günü acayip bir gündür. Gönüller yakan feryadından âdetâ gönüllerden kanlar damlar!
Nihayet bir soluk ömrü kalınca şiddetle kanatlarını çırpar. Kanadından bir kıvılcımdır sıçrar; alev alır, ateşlenir. O ateş, çevresindeki çalı çırpıyı da tutuşturur; bu suretle tamamıyla yanıp gider.
Kaknusla çevresindeki çalı çırpı tamamıyla yanar kor olur. Biraz sonra o kor, kül haline gelir. Külde bir zerre bile ateş kalmayınca yeni bir Kaknus kuşu yaratılır, meydana gelir.
Ateş, o çalı çırpıyı kül haline getirince, külün içinde bir Kaknus yavrusu baş gösterir. Hiç kimseye böyle bir şey nasip olur mu; öldükten sonra doğsun, yahut doğursun.
Sana da Kaknus gibi uzun bir ömür verseler, bir çok şeylere nail olsan gene öleceksin. Zavallı Kaknus, bin yıl kendisine feryat edip durur. Yıllarca feryat içinde, dert içindedir. Oğlu yoktur, tektir. Alemde hiçbir ilişiği bulunmaz; evlâd-ıyal mihneti görmez. Fakat nihayet ölüm çarptı mı külünü yele verir gider.”
Derviş’in konuşmasını herkes nefesini tutarak dinliyordu. Bilhassa gençler daha bir kendini vererek dinliyorlardı Derviş Amcalarını. Derviş bu kısa konuşmasından sonra Eva'nın yanına döndü. Eva'nın yüzünde mutluluk ve sevinç okunmaktaydı.
-Efendim şimdi bazı misafirlerimize hediye vereceğiz.
Davetliler yeni bir sürprizle karşılaşacaklarını anlamışlardı. Çünkü program sürprizle başlamış, sürprizlerle devam edeceğe benziyordu. Nefeslerini kesmiş olacakları bekliyorlardı.
-Diyeceksiniz Türk ananelerine göre evlenenlere hediye verilir. Davetlilere hediye vermek de nereden çıktı? Gördüğünüz gibi bu düğün bir sürprizler zinciridir. Onun için bu zincire bir sürpriz halkası daha ilâve etmek istiyoruz. Hediyeler de bildiğiniz hediyelerden değil ha.
Haydar bakışlarını Kadir ve Gülser’e çevirdi:
-Konyalı Kadir Amca ve eşi Gülser Teyze... Buyurun hediyenizi. Oğlunuz Celâleddin...
Haydar hemen arkasında dikilmekte olan Celâleddin'i elinden tutarak anne ve babasına yönlendirdi. Celâleddin sahneden aşağı inerek kendisini annesi Gülser’in kucağına bırakıverdi. Kadir de onlara katıldı. Anne-baba ve evlât olarak kucaklaştılar ve öpüştüler. Üçü de sevinçten uçacak gibiydiler ve üçü de ağlıyorlardı. Sultan da yanlarına gelmiş o da onlara sarılmıştı. Onun da çok duygulu olduğu görülüyordu.
Celâleddin ve Sultan programı takip etmeye başladılar. Gülser, Kadir’in kolundan sıkı sıkıya tutmuştu. Gidip birer koltuğa oturdular. Kadir gözlerini ayırmadan Gülser’e bakıyordu. Bakışlarında çok şey okunuyordu. Bakışlarında pişmanlık vardı. Bakışlarında şu Almanya’da çok uzun yıllar yaşadıklarının ve çektiklerinin izleri vardı. Ama bu bakışlarda bunların hepsinden öne çıkan aşk vardı. Karısı Gülser’e olan aşkı… Kadir, karısı Gülser’e:
-Bu Almanya bizi bozdu be Gülser?
-Niye öyle dedin ki?...
Pişmanlık hissettiren bir ses tonuyla konuşuyordu Kadir:
-Sana çok zulmettim Gülser… Çocuklarımı batağa bırakıverdim... Size çok zulmettim…
-Bunları bırak şimdi Kadir… Bunlara sünger çekelim.
Kadir duygu yüklü idi:
-Sana olan aşkım hep devam etti Gülser…
Gülser, sevilmiş olmanın verdiği mutluluğu yaşıyordu. Başını Kadir’in omzuna yasladı.
-Sana karşı onca zulmü yaparken bile aşkın hiçbir zaman silinmedi Gülser.
İçli bir sesle devam etti Kadir:
-Bu Almanya bizi bozdu... Bir çok güzelliğimizi aldı götürdü. Aklımızı başımıza almazsak daha da götürecek.
-Artık aklımızı başımıza alalım da güzelliklerimize sahip çıkalım.
Kadir’in sesinde kararlılık hissettiren bir ton vardı:
-Allah’ın izniyle o öyle olacak.
Kadir, Gülser’e daha bir yoğun bakıyordu. Sesine duygulu bir ton vererek:
-Aşkımız çok örselendi Gülser, dedi. Çok örselendi ama yok olmadı. Çiğnendi, horlandı, ihmal edildi, yok kabul edilmeye çalışıldı. Ama hiçbir zaman silinmedi, yok olmadı. Almanya maddeci bir toplum. Burası böyle asil duyguların yaşayabileceği bir yer değil. Gül gülistanda açar. Bülbül gülistanda ve seher vakti şakır. Aşk ise asil gönül, temiz gönül, berrak gönül ister. Aşk öyle gönüllerde mekân tutar. Aşkın yaşanacağı iller nice aşkların yaşandığı bizim illerimizdir. Seni gençlik zamanımızda, köyde sevdiğim gibi sevmek istiyorum. Berrak, cıvıl cıvıl, heyecanlı bir aşkla yani…
-Sevmemen için bir sebep mi var?
-Seni gençlik zamanımızda, köyde sevdiğim gibi seviyorum Gülser.
Onlar bu halde iken Haydar hediye sunmaya devam ediyordu.
-Diyarbakır'lı Beşir Amca ve eşi Dilân Teyze... Buyurun hediyenizi. Oğlunuz İbrahim Şehmuz...
Haydar elinden tutarak İbrahim Şehmuz'u da anne ve babasına yönlendirdi. Bir önceki Kadir-Gülser çiftinin yaptığı gibi Beşir-Dilân çifti de oğullarına kavuşmanın aşırı sevincini yaşıyordu. Onlar da birbirlerine sarılıp öpüşüyor ve ağlaşıyorlardı.
Hediyelerin verilmeye başlanması üzerine Arif'i bir merak ve heyecan sarmıştı. Aynı duygular boşandığı karısı Emine'de de vardı. Verilen her hediyeyi ışıldayan gözlerle takip ediyorlardı. Acaba oğulları Yunus’u kime hediye vereceklerdi?
Haydar hediye dağıtmaya devam ediyordu.
-Erzurum'lu Veli Amca ve eşi Kerime Teyze... Buyurun hediyenizi: Oğlunuz Emrah...
-Nevşehir'li Kemal Amca ve eşi Nimet Teyze... Buyurun hediyenizi: Oğlunuz Bektaş...
-Sinop'lu Fuat Amca ve eşi Gönül Teyze... Buyurun hediyenizi: Oğlunuz Seyit Bilâl...
-Kütahya'lı Ahmet Amca ve eşi Nuriye Teyze... Buyurun hediyenizi: Oğlunuz Hamza...
Haydar son hediyesini sunduktan sonra sözü Eyüp aldı.
Ve Sivas'lı Hüseyin Amca ve eşi Züleyha Teyze... Size iki hediye birden veriyoruz. Oğullarınız Ali Veysel ve Haydar...
Salonda bir curcuna meydana gelmişti. Oğullarına kavuşan anne-babalar ve anne-babasına kavuşan oğullar birbirlerine sarılıp öpüşüyor, hepsi de sevinçten ağlıyordu. Diğer davetliler önce ne olduğunu anlayamamışlar, olanları öğrenince de olanları merakla takip etmeye başlamışlardı.
Hamza; anne ve babasıyla konuşuyordu.
-Sizin eski yanlış yaşayışı terk ettiğinizi haber aldım ve hemen yuvama döndüm.
Nuriye’nin de Ahmet’in de sesleri çok içli idi:
-Ne iyi ettin yavrum…
-Evlâdım benim… Allah'ım sen her şeye kadirsin...
Diğerleri kucaklaşıp sevinç yaşarlarken Yunus sahipsiz ortada kalakalmıştı. Boynu büküktü. Ahmet’in gözü ona takıldı. Onu o halde görünce dayanamayıp hemen yanına koştu. Onu kolundan tuttu. Çok duygulandıran ve yalvaran bir sesle:
-Bu son hediye de benim olsun, dedi. Ne olur?
Ahmet henüz sözünü bitirmişti ki Arif ortaya atıldı. Gürlercesine seslendi:
-O hediyenin sahibi burada!... Hediyemi kimseye vermem!...
Herkes dönmüş sesin sahibi Arif'e bakıyordu ki, Emine de çığlık atarak ortaya atıldı:
-Evet, biz hediyemizi kimseye vermeyiz!...
Bu sefer herkes Emine'ye dönüp bakmaya başladı. Yunus sahnede hareketsiz ve şaşkındı. Kendisine sahip olanlara bakıyordu. Bunların kim olduğunu düşünüyordu. Arif, Emine'nin yanına koştu. Onu elinden tutup sahneye doğru sürüklercesine götürdü. Oğulları Yunus'un yanına geldiler. Emine ve Arif, Yunus'u kucakladılar, öpmeye koklamaya başladılar. Yunus’un şaşkınlığı devam ediyordu.
Arif’in gözlerinden yaşlar boşandı. Hıçkırıklar arasında konuşmaya çalışıyordu.
-Oğlum... Yunus’um… Bir baba oğlundan helâllik dilemez amma ben senden helâllik dileyeceğim... Sana bunca ızdırabı yaşattım…
-Ben de, ben de!… diye atıldı Emine. Evet yavrum ben de helâllik diliyorum…
Yunus ne yapacağını şaşırmış bir annesine bir babasına bakıyordu. Davetlileri iyiden iyiye bir merak ve heyecan sarmıştı. Sanki düğüne geldiklerini unutmuşlar olanları seyrediyorlardı.
Arif derdini döküyordu:
-Ben çok günahlar işledim. Herkes beni affetsin. Hazreti Yusuf bile kendisini öldürmeye kast eden kardeşlerini affetti.
Emine de bir gerçeği ifade ediyordu:
-Bir kadının başında erkeğinin bulunması büyük bir nimettir. Tabi bu, aile yuvasının verdiği tadı tadabilenler içindir.
Yunus kollarını annesinin ve babasının omuzlarına koydu. Yüzünde bir mutluluk okunuyordu. Bu mutluluk duygusu sanki geç kaldığını ifade ediyordu.
-Kötü de olsa anne-babanın çocuğa verdiği psikolojik rahatlık başka hiçbir duygu ile ölçülemez.
Bu sırada Filozof Fuat merdivenden sahneye çıkıyordu. Gözler bu sefer ona çevrilmişti. Fuat mikrofona yaklaştı. Konuşmaya başladı:
-Sevgili misafirler, diye söze başladı.
Fuat ilk defa bir topluluk karşısında konuşuyor olmalıydı. Acemilikten elleri titriyordu. Sesi titrek ve kısıktı. Ayrıca Fuatı bir de ter basmıştı. Öte yandan karısı Gönül yanında oturan Nuriye’ye:
-Bizim adama da ne oluyor? dedi. Hayatta bir topluluk karşısına çıkıp konuşmuş değildir. Yeke yek çok konuşur amma böylesine topluluk karşısında hiç konuşmadı.
-Sürprizler zinciri diyorlar ya. Bekle, bekle. Sonunu bekle.
Fuat aynı zorluklarla konuşmaya devam ediyordu:
-Bu gençler bana da bir vazife verdiler. Bir sürprizi de bana yaptıracaklarmış.
Salondakiler merak içinde Fuat’ı dinliyorlardı:
-Şimdi evlilik tarihinin en hızlı ve en şaşırtıcı nişanlamasını gerçekleştireceğiz. Malum ya bu gece sürprizler gecesi. Öyle bir sürpriz ki nişanlanacak kişiler bile nişanlanacaklarını bilmiyorlar.
Fuat’ın bu sözlerine salondakiler gülüştüler. Ama hemen sessizliği temin ettiler. Çünkü nişanlanacak kişileri merak ediyorlardı.
-Efendim sözü uzatmayayım. Hayırlı işlerde acele etmek lazım. Gülser-Kadir çiftinin kızı Sultan ile, Nimet-Kemal çiftinin oğlu Bektaş’ı nişanlıyoruz.
Gözler Sultan ve Bektaş’a yöneldi. Asıl sürprizi Sultan ve Bektaş yaşıyordu. Şaşkın şaşkın etraflarına bakıyorlardı.
Fuat konuşmaya devam etti. Artık mikrofonda konuşma acemiliğini yavaş yavaş atıyordu.
-Tabi ki anne-babalarına sormadan, onların rızasını almadan olur mu diyeceksiniz. Elbette olmaz. Elçiye zeval olmaz. Aha ben de buradan soruyorum. Ey Gülser ve Kadir çifti… Allah’ın izni, Peygamberin kavli ile kızınız Sultan’ı oğlumuz Bektaş’a istiyoruz. Verdiniz mi?
Gülser ve Kadir ‘evet’ cevabını vermeye hazırlanıyorlardı ki salondan koro halinde gür bir ses yükseldi:
-Verdik gitti!...
Gülser ve Kadir’in sesi salondan yükselen ses içinde eriyip gitmişti.
-Eh… Allah vatana millete hayırlı etsin. O zaman bize de gençlerin yüzüklerini takmak kalır.
Derviş zaman zaman konuşmaları kısa cümlelerle Eva’ya Almanca olarak aktarıyordu. O da olanlara seviniyor, sevinç duygusu yüzünde okunuyordu.
-Gençlerin yüzüklerini bu gecenin gelin ve damadı olan Eva ve Derviş çifti takacaktır. Kendilerinden bu işi yerine getirmelerini rica ediyoruz.
Fuat son cümleyi söylerken Eva-Derviş çiftine bakıyordu. Derviş de onca tecrübesine rağmen olanlara şaşırmıştı. Eva, Fuat’ın sözleri arasında adının zikredilince meraklanmıştı. Fuat:
-Şimdi nişanlanacak gençleri de, yüzükleri takacak olan gelinimiz ve damadımızı da sahneye davet ediyorum, dedi.
Sultan ve Bektaş oturdukları yerden kalkıp sahneye doğru yürüdüler. Derviş merak içinde olanları anlamaya çalışan Eva’yı kolundan tutup kaldırdı. Onlar da sahneye doğru yürüdüler. Fuat yeni bir espri ile konuşumya devam ediyordu:
-Efendim diyeceksiniz, bu iş nişanlanacak gençlerin kendilerine soruldu mu? Yani onlar birbirleriyle nişanlanacaklarını biliyorlar mı idi? Doğrusu, itiraf ediyorum ki bilmiyorlardı. Böyle bir işi onlara sormamak suretiyle onlara zulmetmiş olabiliriz. Ama görünen köy kılavuz istemez. Onlar birbirlerini seviyorlardı. Aşkları dillere destan olmuştu. Ateşleri bacayı sarmıştı. Onlar günümüzün Leylâ ile Mecnun’u olarak birbirlerini seviyorlardı. Onlar Ferhat ile Şirin, Kerem ile aslı gibi birbirlerini seviyorlardı. Onlar birbirlerini bu derece sevince de bize onları nişanlamak düştü.
Son sözler üzerine salonda kahkahalar yükseldi. Eva, Derviş, Sultan ve Bektaş mikrofonun yanına gelmişlerdi. Eva, Sultan’ın; Derviş de Bektaş’ın yüzüğünü taktı. Alkışlar arasında salondaki yerlerine döndüler.
Salondakiler kendilerini kaptırmış olanları seyrederken Seyid Bilâl araya girdi:
-Yahu asıl düğün programımızı unuttuk. Gelin ve damat bu işin bir an bitmesini istiyorlar. Zavallılar ortada kalakaldı. Düğün mü yapıyoruz, yoksa Türk filmi mi seyrediyoruz? Bu ne hal?
Seyid Bilâl henüz son kelimesini söylemişti ki kahkahalar arasında bir alkış tufanı yükseldi. Gözler Derviş ve Eva'ya yöneldi. Derviş ayağa kalktı. Eva’yı da kolundan tutarak kaldırdı. Davetlilerin sevinçli bakışları önünde salon çıkışına doğru yürüdüler. Davetliler gelin ve damadı çiçek yağmuruna tuttular. Her ikisinin de yüzünde mutluluk ve sevinç okunuyordu. Süslenmiş gelin arabası salon çıkışında bekliyordu. Arabanın arka camına çiçeklerle yazılmış E ve D harfleri dikkat çekiyordu. Bunlar Eva ve Derviş isimlerinin baş harfleri idi.
Ahmet-Nuriye çifti başta olmak üzere çocuklarına kavuşan kafadarlar ve eşleri Derviş’in etrafını sarıverdiler. Ahmet söz aldı:
-Derviş kardeşim. Senin için mühim olan bir gece bu gece. Yeri mi değil mi bilmiyoruz ama senden bir ricada bulunmak istiyoruz.
Derviş etrafındakileri şöyle bir süzdü.
-Nedir? Kafadarlar gene bir aradasınız.
Ahmet devam etti:
-Hani bir zamanlar bizi Gurbet Kuşları derneğine üye yapmak istemiştin. Biz de sudan bahanelerle bu işi yapmaktan kaçınmıştık ya.
-Evet.
-Şimdi biz hepimiz de senin Gurbet Kuşları derneğine üye olmak istiyoruz. O zaman yaptıklarımızın ne kadar yanlış olduğunu şimdi çok iyi anlıyoruz.
Derviş espri yaptı:
-Ben o zaman yaptıklarınızın hesabını sordum. Bu abdestle çok namaz kılarsınız. Buna gerek var mı?
-Var var. Yarın dernekteyiz ve hepimiz de üye olacağız.
Derviş yine espri sokuşturdu.
-Bir odasını kafa çekme odası yapmayacaksınız değil mi?
Fuat:
-Bizde içki içecek hal mi kaldı be Derviş?
-Demek ki aklınız başınıza geldi.
-Hem nasıl… Hepimizi anadan yeni doğmuşa döndürdün. Aramızdan bir çıktın, ama pir çıktın.
-Ne demişler atalarımız: ‘Nush ile uskanmayanı etmelş tekdir, tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir.’ Böylece köteği yemiş oldunuz. Feleğin çemberinden geçmiş oldunuz böylece. Gözlerinizin içi gülüyor. Hep böyle olmanızı dilerim.
Damat ve gelin arabaya yaklaştılar. Direksiyonda Seyid Bilâl vardı. Halim de ön koltuğa oturmuştu. Eva, Derviş’in yardımıyla gelin arabasına bindi. Derviş de arabaya bindikten sonra araba davetlilerin alkışları arasında hareket etti. Etraftaki bazı Almanlar meraklanmış olanları seyrediyorlardı.
Caddeye inen araba diğer arabalar içinde kaybolup gitti. Ancak bu sefer gideceği adres belli idi.

 

Haberler

Ağrı'da İki Mevsim

News image

Ağrı'da İki MevsimBir Coğrafyanın Kanayan YüzüTürk-Ermeni meselesini ele alan bir roman. Türk-Ermeni meselesini insanî ortak paydalarla ele...

Devamını oku...

Hayat Değirmendir Döner

News image

Hayat Değirmendir DönerAyrılmış çiftlerin ve ortaya düşmüş çocuklarının yaşadığı hazin hikayeleri. Hiç yoktan ayrılmış Ali ve M...

Devamını oku...

Kürdün Gelini

News image

Kürdün Gelini DilanTürk – Kürt meselesini ele alan bir romanTürkiye’nin en ciddî problemlerinden biri olan Türk-Kürt meselesine birleşti...

Devamını oku...