Mahmud Sami Ramazanoğlu
Mahmud Sami Ramazanoğlu
Gönül Dağı
Gönül Dağı
Kürdün Gelini - Dilan
Kürdün Gelini - Dilan
Uşak Hikayeleri
Uşak Hikayeleri
Gönül Kulübü
Gönül Kulübü
Alparslan ve Malazgirt Destanı
Alparslan ve Malazgirt Destanı
Uşaklı Ramazan Çavuş
Uşaklı Ramazan Çavuş
Her Yüreğe Nakış Gerek
Her Yüreğe Nakış Gerek
Yayla Gülü
Yayla Gülü
Gönül Kemendi
Gönül Kemendi
Gönül Dağı PDF Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 
Yazar Mustafa AKGÜN   
Gönül Dağı Kapak

Gönül Dağı

Aşk romanı

Gerçek aşkın çalı dibi aşk olmadığı, aşkın asil bir duygu olduğu anlatılmaktadır. Leylâ ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi tarihî aşkların günümüzdeki örneklerinden biri.

Sevdiği Sare’ye olan yarım asırlık aşkını içinde saklayan Ferhat’ın, onu örnek alan genç aşıklar Gönül ve Ali’nin buram buram aşk kokan duygu analizleri.

Gönül dağı asil aşk duygularının yaşandığı bir yayladır.

Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

ÖLÜM, VUSLATA ADIM


Serdar ve Nihal’in yayladan ayrılmalarının üzerinden birkaç geçmişti.
O günlerde bir sabah Gönül dedesinin Salâ sesiyle uyandı. Yataktan çıktı. Sabahın erken saatleriydi amma, güneş biraz yükselmiş, dışarısı aydınlanmıştı. Derin bir uykuyla uyuyan küçük Sâre’nin üstünü örttü.
Dedesi Salâ vermeye devam ediyordu. Dedesinin sesi, bir değişikti bugün. Bir yanıklık vardı sesinde. Çok içli bir şekilde Salâ veriyordu dedesi. Sesi gidip tâ ilerdeki yamaçlardan yankılanıp geri dönüyordu.
“Essalatü vesselâmü aleyke yâ Rasülallah!...”
Bugün Cuma değildi. Cuma bile olsa vakit sabahtı, Cuma namazı vakti değildi. Ramazan ayı hiç değildi. Ramazan Dede o hususî günlerde, yani Cuma günleri ve Ramazan günlerinde Salâ verirdi.
Gönül kafasında bu düşüncelerle evden dışarı çıktı. Pakize Ninesi ortalıkta görünmüyordu. Dedesigilin evine doğru baktı. Tomrukların üzerinde oturmakta olan Pakize Nine ve Hûriye Ebe’yi gördü. Onlara doğru yürüdü. İkisi de elleriyle yüzlerini kapatmış, hafiften ağlıyorlardı. Gönül, fevkalâde bir şey olduğunu anlamıştı. Dedesi Salâ vermeye devam ediyordu.
“Es salatü vesselâmü aleyke yâ Habiballah!...”
Gönül, ninelerinin yanına yaklaştı.
“Ebe bir şey mi oldu?”
“Sâre kadın ölmüş!...”
Gönül, gayri ihtiyârî çığlık attı: “Ne dedin?!... Sâre Teyzem ölmüş mü?”
Ellerini yüzüne kapadı, hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir müddet ağladı. Sonra yaşlı gözleriyle kendi evlerine üç-beş ev ilerde olan Sâre’lerin evine doğru baktı.
Evin önünde toplananlar vardı. Gidip gelenler oluyordu.
Gayri ihtiyârî o tarafa doğru koşarak gitti. Sâre Teyzenin kaldığı yayla evinin önüne kadar geldi. Sâre, günlerden beri oturduğu veya yattığı divana uzatılmıştı. Üzerine de beyaz bir örtü çekilmişti.
Adem, evin duvarına belini dayayarak çökmüş, başını ellerinin arasına almış, sessiz sessiz ağlıyordu. Diğer erkeklerin de yüzlerinden hüzün okunuyordu. Onların aralarında ağlayanlar da vardı.
Gönül, Sâre’nin cenazesine yaklaştı. Yüreği yanarak üzerine kapandı. Hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bir zaman sonra iki elin kendisini kollarından tutarak Sâre’nin cenazesinden ayırdığını gördü. Başını kaldırıp baktığında kendini oradan ayıranın Ferhat olduğunu gördü. Ferhat’la göz göze geldiler. Derin bakan siyah gözlerinden yaşlar akıyor, kırışıklar dolu yüzünü ıslatıyordu Ferhat’ın.
Ferhat’ın hemen arkasında oğlu Rıza duruyordu. Rıza bir Sâre’nin cenazesine, bir babası Ferhat’a bakıp duruyordu. Babasının çok yakınında duruyordu. Mazide olanları bildiği için babasına bir şey olursa diye ihtiyatlı davranıyordu.
Ferhat, Gönül’ü tutup oradan uzaklaştırdı. Boğuk bir sesle: “Ağlama kızım.” dedi.
Gönül hıçkırıklara karışmış sesiyle cevap verdi: “O zaman sen de ağlama!...”
“Ben ağlayayım Gönül!... Ben ağlayayım, çünkü bizim ölümümüz vuslatımıza atılmış adımdır... Kavuşmamızı yaklaştırır...”
“Ferhat Amca!... Dayanamıyorum, ağlamak istiyorum!... Ben de ağlamak istiyorum!...”
“O zaman sen de ağla kızım!... Madem istiyorsun, sen de ağla!...”
Gönül elleriyle gözlerini kapatmış bir halde, hıçkıra hıçkıra oradan uzaklaştı. Ayakları onu yayla evlerinin üst tarafındaki kayalara doğru, Çatalçama doğru çekip götürüyordu sanki.
Çatalçam’a geldiğinde az ilerde Müştak’ı gördü yine. Yanında arabası vardı tabi. Müştak bu sefer sessiz ve hareketsiz oturuyordu.
Gönül Çatalçamın dibine oturdu. Köy evlerine şöyle bir yüksekten baktı. Bacaların çoğundan dumanlar çıkıyordu evlerin. Dumanların hepsini de kapkara görüyordu Gönül.
Koyun sürülerinin artık evlere dönme zamanıydı ve sürüler ormandan çıkıp evlere dönüyorlardı. Sanki hiçbir koyun veya kuzu melemiyor, hiçbir köpek havlamıyor gibi geldi Gönül’e. Sanki koyunların boyunlarındaki çıngıraklar da ses vermiyordu.
Çobanlarda da bir sessizlik vardı bugün.
Sâre’nin cenazesini yayla evinin içine almışlardı. İç kısımda Hûriye Ebe, Pakize Nine ve bir kaç kadın bir şeyler yapıyorlardı. Her halde Sâre’nin cenazesini yıkıyorlardı.
Yukarda, Çatalçamın arkasında eskiden beri bulunan mezarların yanına iki kişi Sâre’nin mezarını kazıyorlardı.
Pınarbaşına doğru gözlerini çevirdi Gönül. Ağaçların dibinde bir kaç erkek tahtaları çakıp çakıştırmak suretiyle bir şeyler yapıyorlardı. Çobanlar birer ikişer Pınarbaşına doğru gidiyorlardı.
Sâre’nin cenazesinin yıkanma işi bitmişti. Kefenleyip bir kilime sarmışlardı onu. Cenazeyi tabut olarak kullanılan bir tahta üzerinde Pınarbaşına doğru getiriyorlardı. Adem, Ferhat, Ali ve Ramazan Dede başta olmak üzere yaylanın erkekleri Sâre’nin tabutunu taşıyorlardı. Hemen bütün erkekler oradaydılar.
Cenazeyi, erkeklerin tahtaları çakarak yaptıkları musallânın üzerine koydular. Musallâyı Pınarbaşındaki ağaçlardan birinin gölgesine yerleştirdiler.
Bu sırada Uluköyün erkekleri de yaylaya gelmeye başladılar. At arabalarıyla, atlarla, eşeklerle geliyordu köylüler. Buna Eski Tekke ve Selviler köyünden gelenler de katılınca yaylada büyük bir kalabalık meydana geldi. Sessiz bir kalabalıktı bu.
Cenaze namazını Ramazan Dede kıldırdı. Köyün erkekleri ve yeni gelenler de ona uyarak cenaze namazını kıldılar.
Sonra, cenaze yine tabuta kondu. Tabutun baş ucuna Ferhat’ın armağan ettiği gül işlemeli yazma bağlanmıştı. Bir grup, tabutu omuzlarına alıp mezarlığa doğru götürmeye başladı. Mezarlığa gelmiş olan cenazeyi gömmeye başladılar.
Rıza, cenazeye katılan herkesteki acı ve üzüntüyü kolayca seziyordu ama, babası Ferhat ve Ali’deki üzüntünün daha farklı olduğunu da seziyordu. Onların bakışlarının derinliğinde bir vuslat umudu, bir kavuşma umudu çok kolay okunuyordu. Bu durum muhakkak yaylanın yukarısında tek başına oturmuş olanları seyreden Gönül’de de vardı.

Cenazenin gömülmesi sırasında Gönül’ün hıçkırıkları daha da yükseldi. Göz yaşları daha da arttı.
Bu sırada küçük Sâre annesinin yanına kadar gelmişti. Uykudan yeni uyandığı için yüzünde mahmurluk vardı. Saçları karışıktı. Annesinin yanına yavaşça ve sessizce oturdu. O da annesi gibi etrafta olan bitenlere bakıyordu.
Cenazeyi gömme işinden sonra Ramazan Dede Kur’an okudu, dua etti. Kalabalık ‘âmin’ dedi. Sonra kalabalık dağıldı. Etraftaki sessizlik hâlâ devam ediyordu.
Müştak da bulunduğu yerde hâlâ sessiz ve hareketsiz oturuyordu.

Dağılan kalabalığın en arkada kalanı Ferhat’tı. Oğlu Rıza yine yanındaydı. Ali, yavaş adımlarla Ferhat’a yaklaştı. “Hüküm Allah’ın Ferhat Amca. Sâre Teyzemiz de böylece bu dünyadan gitti. Allah size sabır versin. Bu acıya nasıl dayanacaksın bakalım!...”
Ferhat, daha da fazla kanlanmış gözlerle Ali’ye baktı. Gözleri derin mânâlar ifade etmek istiyor gibiydi. “Pek fark etmez Ali.” dedi. “Sağ iken esas olan birbirimize olan aşkımızdı. Fazla sevinçli değildik. Şimdi o ahirete yürüdü. Yine esas olan aşkımız. Fazla üzüntülü değiliz. O var iken benim için yok idi. Şimdi yok iken benim için var. Esas olan aşkımızdır.”

BARİ MEZARLARIMIZ YAN YANA OLSUN
Seher vakti... Şafağın söktüğü vakit... Tan yerinin ağardığı çağ...
Ferhat, yatağından kalktı. Giyindi. Evden çıktı. Derenin kenarına geldi. Kollarını sıvayıp abdest aldı. Sonra, dere kenarındaki çimenler üzerinde iki rekat namaz kıldı. Dua edip kalktı.
Yavaş adımlarla Çatalçamın bulunduğu tepeye, mezarlığa doğru tırmanmaya başladı. Yürüyüşü mecalsizdi. Kısa adımlar atabiliyordu. Bükük boyu daha da bükülmüştü. Yürüdü yürüdü, mezarlığa kadar geldi.
Ortalık sessiz ve sakindi. İnsanın içini arındıran bir sessizlik ve sakinlikti bu. İnsanın içinde Allah’tan başka bir duygu bırakmayan bir sessizlik ve sakinlik. İnsanı, Allah’la, yaratıcısıyla baş başa bırakan bir sessizlik ve sakinlik.
Ferhat, Sâre’nin mezarının başına kadar geldi. Mezarın yanına önce çöktü, sonra kapandı. Ağlamaya başladı. Ağlarken zayıf ve ihtiyar vücudu sarsılıyordu.
“Sâre’m... Sen, ben ve bizi yaratan Allah!... Sen, ben ve Allah!... Bizi ve her şeyi yaratan Allah!... Aşkı da yaratan Allah!... Sâre’m, kıyamete kadar burada beraber olacağız!... Bu, benim için bir nimet!... Bana dönüp geleceğini, gelebileceğini hiç düşünememiştim. Sağ olsaydın her halde sen de, senin için bunun bir nimet olduğunu söylerdin. Kıyametten sonrası ise Allah’ımızın lütfuna kalmış.”
Ferhat bir ara başını kaldırdı. Etrafa göz gezdirdi.
Batmak üzere olan ay, dünyaya veda ediyordu. Adetâ, ayrılığın verdiği hüzünden ağlamış, yüzünü, gözünü kan bürümüştü. Yıldızların da ışıkları fersizleşmişti.
Kulaklarını etraftan gelen seslere bıraktı. Ormandaki kuşların ötüşleri bir feryat, bir figândı. Ağaçların derin uğultusu bir inleme idi. Aşağıdaki dereden gelen kurbağaların sesleri bir çığlıktı. Her bir ses, yanık bir aşk türküsü, içli bir aşk şarkısı, destanımsı bir aşk şiiri idi.
Ferhat, mezara tekrar kapandı.
“Ben de geliyorum Sâre!... Sen, ben ve Allah, Sâre’m!... Sen ve ben aşkımızda birleştiğimize göre, biz ve Allah, Sâre’m!... Biz de, Allah’ta eriyeceğiz, fâni olacağız. O halde sadece Allah Sâre’m!... Allah!...”
Ferhat’ın, Sâre’nin mezarına kapanmış vücudu hareketsizleşti.

Ali, Sâre’nin ölümünden sonra her sabah sürüsünü, mezarlık tarafından geçirerek eve getirirdi. Mezarlıktan geçerken Sâre Teyzesinin mezarına bir müddet bakardı. Sonra Fatiha okur oradan ayrılırdı.
Bu sabah da öyle yaptı Ali. Ormandan çıkan sürüsünü mezarlık tarafına yönlendirdi. Mezarlığa yaklaştığında Sâre’nin mezarının üstünde bir karaltının olduğunu gördü. Daha doğrusu birisinin olduğunu gördü. İrkildi. Mezara doğru koştu. Yatanın Ferhat olduğunu tahmin etti.
Sâre’nin mezarına kapanmış Ferhat’ın, cansız vücudunu doğrulttu. Vücudu katılaşmıştı. Kan bürümüş siyah gözleri açık kalmıştı. O gözlerle gök yüzünün derinliklerinde bir yere bakıyor gibiydi. Zayıf yüzünde gözyaşlarının izleri vardı.
Ali, tahammül edemedi. Onun cesedine kapanıp ağlamaya başladı. Ali o kadar kendini kaybetmiş bir şekilde ağlıyordu ki, yanına gelen Gönül’ün farkına bile varamadı. Gönül olanları görünce gayri ihtiyârî çığlık attı.
Bu sıralarda Rıza koyundan gelmiş eve girmişti. Annesi ve karısı babasının evde olmadığını söylediler. Rıza babasının durumunu aklına getirdi. Hele Sâre’nin ölümünden sonraki halinin yakın takibe ihtiyaç duyduğunu biliyordu. Evdekilerin hepsinde de bir merak vardı. Rıza da merak içinde dışarı çıktı. Etrafa göz gezdirdiğinde mezarlık tarafına birilerinin toplandığını gördü. İçinde bir yerlerin yandığını hissetti. Oraya gitmek için koşmaya başladı. Karısı ve annesi de o tarafa yürümeye başladılar. Yayla evlerinde bulunanlar da birer ikişer mezarlığa kadar geliyorlardı.
Rıza, Ali’nin bir ceset üzerine kapanmış ağlamakta olduğunu gördü. Cesedin babasını cesedi olduğunu anlamakta gecikmedi. O da cesede kapandı ve ağlamaya başladı.
Çobanlar Rıza ve Ali’yi Ferhat’ın cesedinden ayırdılar. Birkaç çoban cesedi getirdikleri geniş tahtanın üzerine koyup götürdüler.

Ferhat için de yine Sâre’ninki gibi aynı şekilde cenaze merasimi yapıldı. Sâre’nin taze mezarının yanına gömdüler onu.
Ali ve Rıza birbirlerine sarılmış ağlıyorlardı. İkisi de tek bir duygunun potasında erimişlerdi. Aşk hocası, teselli verici, baba, ağabey Ferhat’tan bu dünyada ayrılışın verdiği acı.
Rıza’yı akrabalarından birileri kollarına girerek alıp götürdüler.
Cenazeye katılanlar da dağılıp gitmişlerdi. En geride Ali kalmıştı. Çok yavaş yürüyordu. Sanki ayakları geri geri gidiyordu. Diğer köylülerin hepsi evlerine varmışlardı ama, Ali hâlâ mezarlığın yakınındaydı. Ramazan Dede evlerin yakınında durmuş, Ali’nin gelmesini bekliyordu. Ali, Ramazan Dedenin o şekilde beklemesinden işkillenmişti. Ramazan Dede boşuna o şekilde beklemezdi. Onun beklediğini görünce biraz hızlandı. Nitekim yanına gelince Ramazan Dede sordu: “Ferhat’ın cenazesi, neden Sâre’nin mezarında bulundu?”
Ali, bu sorunun cevabını vermekten korktu. Duymazlıktan geldi. Ayrıca yaşamakta olduğu üzüntü ve dalgınlıktan kurtulmak istemiyor gibi bir hali vardı. Ramazan Dede sorusunu tekrarladı: “Ferhat’ın cenazesi, neden Sâre’nin mezarında bulundu dedim!...”
Ali, çaresiz cevap verdi: “Orada ölmüş.
“Neden başka yerde değil de orada ölmüş?”
Ali, gözlerini Ramazan Dededen kaçırmak istiyordu. Ramazan Dede vurgulu bir ses tonuyla soruyu tekrarladı: “Neden orada ölmüş?”
Bu sırada arkalarından Gönül’ün sesi geldi. Sorunun cevabını o veriyordu: “Onu seviyordu dede!...” “Evet, onu seviyordu.” diye ilâve etti Ali. “Bir ömür boyu onu sevdi.”
Ramazan Dede zihnen rahatlamış bir görüntü içindeydi. Başını kaşıdı. “Hımmm… Şimdi anlıyorum... Şimdi bazı şeyleri çözdüm. Ferhat’ın sırrını çözdüm.”
Gözü yayla evlerinin üst tarafında arabasıyla durmakta olan Müştak’a takıldı. “Ferhat’ın sırrını çözdüm amma, Müştak’ın sırrını çözemeyeceğim galiba... Aklım, Ferhat’ın sırrını çözmeye yetmiyordu. Müştak’ın sırrını çözmeye hiç yetmez.”
Sâre’nin ölümüyle ortaya çıkan hüzün perdesi Ferhat’ın ölümüyle daha da kesifleşti. Gönül Yaylasında ufuklar sisli, dağlar dumanlı, sular bulanıktı sanki. Sanki herşey bir sessizliğe bürünmüştü.

 

Haberler

Tamar - Ağrı'da İki Mevsim

News image

Tamar - Ağrı'da İki Mevsim Bir Coğrafyanın Kanayan YüzüTürk-Ermeni meselesini ele alan bir roman. Türk-Ermeni meselesini insanî ortak payda...

Devamını oku...

Hayat Değirmendir Döner

News image

Hayat Değirmendir DönerAyrılmış çiftlerin ve ortaya düşmüş çocuklarının yaşadığı hazin hikayeleri. Hiç yoktan ayrılmış Ali ve M...

Devamını oku...

Kürdün Gelini

News image

Kürdün Gelini DilanTürk – Kürt meselesini ele alan bir romanTürkiye’nin en ciddî problemlerinden biri olan Türk-Kürt meselesine birleşti...

Devamını oku...