Anket

En son ne zaman kitap okudunuz ?
 
Damlalar Birikir Göl Olur
Damlalar Birikir Göl Olur
UÅŸak Hikayeleri
UÅŸak Hikayeleri
Her Yüreğe Nakış Gerek
Her Yüreğe Nakış Gerek
Gönül Dağı
Gönül Dağı
Satı Gelinin Türküsü
Satı Gelinin Türküsü
Köln Diye Bir Yer
Köln Diye Bir Yer
Merih'ten Münih'e
Merih'ten Münih'e
Mevlana'dan Gothe'ye Sevgi Köprüsü
Mevlana'dan Gothe'ye Sevgi Köprüsü
Gurbet Çiçeği
Gurbet Çiçeği
Tamar - Ağrı'da İki Mevsim
Tamar - Ağrı'da İki Mevsim
Hayat Değirmendir Döner
Kullanıcı DeÄŸerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 
Roman
Yazar Mustafa AKGÜN   
Hayat Değirmendir Döner Kapak

Hayat Değirmendir Döner

Ayrılmış çiftlerin ve ortaya düşmüş çocuklarının yaşadığı hazin hikayeleri.

Hiç yoktan ayrılmış Ali ve Müjgân çiftinin kendilerinin yaşadıkları ızdıraplar… Bunların sokak çocukları arasına düşerek mafya tetikçisi olmuş oğulları Rıdvan’la, beyaz kadın ticaretçilerinin eline düşmüş kızları Canan büyük sosyal yaralar açan pek çok örnekten sadece biridir.

Kitaptan alıntı yazımız devamınadır.

ÇİFTE BAYRAM, ÇİFTE DÜĞÜN
Evlenme teklifleri hakkında konuşulan şeyler hemen açığa vuruldu. Bu düşünceleri herkes olumlu karşılamıştı. Evde herkesin yüzünden sevinç okunuyordu. En çok duygulananlar ise Ali ile Figân’dı.
-Çifte düğün yapacağım, diyordu Ali. Çifte düğün. Anlıyor musun hanım, anlıyor musunuz çocuklar? Zaten sizden böyle bir teklif ve istek gelmeseydi ben isteyecektim böyle bir yol tutmanızı. Oğlum Ali’ye diyecektim ki, Oğlum sende babalık hakkım var demeye hakkım yok. Sana tam babalık yapamadım. Ancak, baban olarak benim çok sevineceğim bir iş yapmak istiyorsan Kıymet’le evlen. Böylece mutlu bir yuva kurmuş olursunuz. Ellerin dediğine bakmayın siz. Elin ağzı torba değil ki büzesin. Ne yapalım bizim yuvamız da fırtınada yıkılıp sonra tekrar kurulan kuş yuvasına benzeyecekmiş, varsın benzesin. Allah’ın rahmetinin, mağfiretinin ne kadar geniş olduğunu Kıymet kızım geçen gün okudu.
Ali coşmuştu âdetâ. Konuşmaya devam ediyordu:
-Önümüzde Kurban Bayramı var. Eskiden bu köyde ne bayramlar olurdu, ne bayramlar... Kurbanlar kesilirdi. Her evin insanı, yaptığı o güzelim bayram yemeklerini köy odalarına getirirlerdi. Güle oynaşa, sevinç içinde herkes bayram yemeği yerdi. Hele yemekten sonra bir bayramlaşma faslı olurdu ki sormayın. Büyüklerin ellerinden öpülür, küçüklerin gözlerinden öpülürdü. Herkesin yüzünde sevinç duyguları okunurdu. Bayram harçlıklarını alan çocukların gözleri sevinçten ışıl ışıl olurdu. Şimdi sizin düğünlerinizi bayramdan önce yapmayı düşünüyorum. Hem de eski usulden düğün yapacağım. Eskiden bu köyde anlı şanlı düğünler olurdu. Bütün köylülere, hattâ komşu köylerden gelen okuculara düğün yemeği verilirdi. Kadınlar kına gecesi yaparlardı. Davul zurna eşliğinde erkekler oynarlardı. Allı, yeşilli, beyazlı gelinliklere, telli duvaklara bürünmüş gelin tekbirlerle anasının evinden ata bindirilerek alınırdı. O güzelim haliyle köyün sokaklarında dolaştırılıp yeni evine getirilirdi. Damadın evine teslim edilirken köyün hocası dua eder tekbir getirirdi. Hey be!... Ne günlerdi, o günler!... Ben şimdi sizin düğünlerinizi de öyle yapacağım. Çifte düğün yapacağım sizin için. Bayram günü bir sürü yemek yaptırıp konu komşuyu yemeğe çağıracağım. Köyde ne kadar öksüz, yetim, dul, kimsesiz, fakir varsa hepsini giydirip kuşatacağım.
Gözlerini Rıdvan, Kıymet, Lâmi ve Cânân üzerinde ayrı ayrı gezdirdi Ali. Sonra:
-Hangi çift evin hangi odasını istiyorsa hemen istediği şekilde döşesin ve süslesin, dedi. Bundan sonra azıcık aşımız, ağrısız başımız olsun. Cefâ çekmeyen sefânın kıymetini bilmezmiş.
Rıdvan’la Kıymet, evin arka bahçeye bakan odasını tercih ettiler. Lâmi Baba ile Cânân da, kasaba yoluna bakan odayı tercih ettiler.
Hazırlıklar başladı. Herkes üstüne düşeni hemencecik yerine getiriveriyordu. Düğünlerin yapılacağı günü de tesbit ettiler. Ali, düğüne Almanya’daki İbrahim’i de telefon ederek davet etti. Gelmezsen hatırım kalır. dedi. Artık Ali, gidip köy kahvesinde bu mutlu hadiseyi duyurmalıydı. Duyurmalıydı ve köylülerini düğüne davet etmeliydi.
*
Ali, o duygular içinde kahveye gitmek için evden çıktı.
Köye yeni döndüğü günlerde köyün kahvesine gitmiyordu Ali. Bunun bazı sebepleri vardı. İlk geldiği zamanlarda çok üzgündü. Kimseyle karşılaşmamak isteyen bir psikolojik rahatsızlığı vardı. Sonra köylüleri kendine hakaret dolu ve küçük gören bakışlarla bakabilirlerdi. Ayrıca karşılaştığı köylüleri kendine olan hadiseleri sorabilirlerdi. Ali de olanları hiç mi hiç konuşmak istemiyordu.
Ancak son günlerde köyün kahvesine gitmeye de başlamıştı Ali. Yıllardan sonra döndüğü köyünün kahvesine gidiyor, bir şeyler içiyordu. Fakat kahvede bulunanlar kendisiyle yakından alâkalanmıyorlardı. Selâmlaşıyorlar, bir iki idare-i kelam ediyorlar, sonra onun bulunduğu yerden hemencecik uzaklaşıyorlardı. Eskiden böyle değildi. Herkes birbirine sıcak alâka gösterirdi.
Kendisine karşı takınılan bu tavrı biraz aşırı buluyordu Ali. Bununla beraber uzun müddet köyden ayrı kaldığı için böyle yapıyor olabileceklerini de düşünüyordu. Herhalde bugün yapacakları düğünlerin haber ve davetiyle kendisine karşı alâka ve yakınlığın olacağını tahmin ediyordu.
Ali kahveye gelmiş, masalardan birinin yanındaki iskemleye oturmuştu. Tahsin Dede, ilerdeki masalardan birinde yanındakilerle bir şeyler konuşuyordu. Masasında Faruk da vardı.
Herkes yine birbirine yakın ve sıcak alâka gösteriyordu. Ali’ye gösterdikleri soğukluk ve alâkasızlık devam ediyordu. Ali, bu durumun bugün sona ereceğini umuyordu.
Bu sırada, İbrahim kahveye girdi. Onun görünce çok sevindi Ali. Hemen ayağa kalktı. İbrahim’e doğru kollarını açarak ilerledi.
-İbrahim, kardeşim. Demek davetime icabet ettin. Beni kırmadın ve tâ Almanya’lardan buraya düğünüme iştirak için geldin.
Ali ve İbrahim birbirlerine sarıldılar. Sonra Ali’nin masasına oturdular. Hoşbeş edip kahve, çay içmeye başladılar.

TENCERE DİBİN KARA
Bir zaman sonra Ali ve İbrahim’in oturduğu masaya köyün ileri gelenlerinden Kemal yaklaştı. Onların oturduğu masaya oturdu. Ali ilk daveti Kemal’e yapacağını düşünüyordu. Ancak Kemal’in tavrı Ali’nin meselesini açmaya müsait görünmüyordu. Asabi bir görünüşü vardı Kemal’in. Kemal başındaki kasketini arkaya doğru itti. Böylece saçları dökülmüş başı ortaya çıkıvermişti. Ali’nin yüzüne dik dik bakıyor, çipil gözleri yuvasında dönüp duruyordu.
-Sana bir şey söylemem gerekiyor Ali, diye söze başladı Kemal.
Ali, sevinç ve mutluluk duygusu okunan yüzüyle Kemal’e yöneldi. Tatlı bir tebessümle:
-Buyur Kemal, dedi.
Kemal’in konuşmalarında bir tutukluk, bir soğukluk hissediliyordu.
-Ali köylülerimizin çoktan beri sana söylemek istedikleri fakat söyleyemedikleri bir mesele var. Onu sana söylemek, istiyoruz.
-Buyur, buyur.
Kemal’in, Ali’nin masasına oturmasından sonra bir kaç kişi daha masaya yaklaştılar.
-Söylemek istediğim mesele şu: Bu köy halkı namusuna düşkündür.
-Ona ne şüphe Kemal?
-Ama sen evinde iki tane genelev kadını barındırıyorsun. Kendi aranızda kim bilir neler yapıyorsunuz. Derken köyün gençlerini de evinize çekmeye başlayacaksınız. Sonra köyün kadınlarına da bu alışkanlık bulaşabilir.
Ali’nin başından aşağı sanki kaynar su dökülmüştü. Köylünün kendisine niçin soğuk davrandıklarını şimdi çok iyi anlamıştı. Ali, kahveye hangi duygu ve düşüncelerle gelmişti, ne ile karşılaşmıştı.
Olanlardan İbrahim de çok etkilenmişti. Çok şaşırmıştı. Ne diyeceğini, Ali’ye nasıl yardımcı olabileceğini düşünüyordu. Yıllar önce yaptığı bir ihmalin nelere mal olduğunu görüyordu.
Sandalyesinde sanki yığılmış kalmıştı Ali. Kemal devam ediyordu:
-Bu köyde de namussuzluğun yayılmasını mı istiyorsun?
Ali de onlara söz söyleyecek bir mecal kalmamıştı. Hiç bir şey söyleyemiyordu. Bu yetmiyormuş gibi etraftakilerden de söze karışanlar oldu.
-Bizim kadın ve kızlarımıza da o kötülükleri öğretirlerse ne olur bizim halimiz?
-Evinizde bulunan kadınlara söyle bizim kadın ve kızlarımızla hiç konuşup görüşmesinler.
-Siz geldiniz geleli köyün tadı tuzu kaçtı.
-Köyün delikanlıları evinize dadanırlarsa ne olur sonra.
-Sadece delikanlılar değil erkekler de dadanabilir.
Son sözü Kemal söylüyordu.
-Uzun lâfın kısası Ali, bu köyden gitmeniz gerekmektedir.
Bu sırada kahvedeki bütün köylüler onların bulunduğu masanın etrafına toplanmışlardı. Arada mırıldanmalar, homurdanmalar oluyordu. Tahsin Dede de onların arasında idi. Bakışlarıyla bir şeyler ihsas ettiriyordu: ‘Ben sana o zaman söylemiştim Ali. Eğer aile çatına sahip olsa idin bugün bu durumlarla karşılaşmazdın.’
Faruk ise acı acı gülüyordu. Sema’nın kurduğu bir tuzağın nelere mal olduğunu görüyordu. Kendi de bu tuzağın piyonlarından bir olmuştu. İşin gerçeğini kalkıp haykırmak istedi. Ama cesaret edemedi.
Ali, Tahsin Dede’ye acı bir gülümseme ile baktı. Sonra bakışlarını oradakilerin hepsinin üzerinde dolaştırdı. Bir şeyler söyleme istediği belli oluyordu. Sonra oradaki topluluğa müdahalenin gereksizliğini düşündü. Bu müdahaleden bir netice alamazdı. Bitkin bir şekilde ayağa kalktı. Oradakilerin yüzlerine şöyle bir baktı. Dudaklarından şu sözler döküldü:
-Merak etmeyin. En kısa zamanda bu köyden gidiyoruz.
İbrahim, Ali’nin ne yapacağını meraklı bakışlarla takip ediyordu. Ali, yavaş adımlarla kahvenin kapısına doğru yürümeye başlamıştı ki Deli Murat’ın âdetâ gürleyen sesiyle irkildi ve durdu.
-Dur Ali!... Dur gitme!... Ayrılma oradan.
Deli Murat yaşlı vücudundan beklenmeyen gür bir ses çıkarmıştı. Kahve kapısından girmiş yavaş adımlarla Ali’nin masasına doğru yaklaşıyordu. Orada bulunanlar bakışlarını Deli Murat’a çevirmişti. Herkes nefesini tutmuş Deli Murat’ın ne yapacağını bekliyordu. Deli Murat’ı görünce İbrahim’i bir merak sardı. Köyde herkes gibi İbrahim de Murat’ı deli olarak biliyordu. Değnek ata binen, saatlerce kaval çalan bir deli. Ama Ali’nin anlatmasıyla Deli Murat’ın gerçek yönünü merak etmeye başlamıştı İbrahim.
Topluluk arasından gülüşmeli ve alaylı konuşmalar yükselmeye başladı:
-Ooooo, Deli Murat’ımız geldi. Demek ki neşeli dakikalar geçireceğiz.
-Değnekten atı da elinde.
-Kavalı da cebinde baksana. Bakarsın bize bir fasıl geçer.
Bu alaylı ve gülüşmeli konuşmalara İbrahim, Tahsin Dede ve Faruk karışmıyorlardı. Karışmaktan öte ciddî şeylerin olacağını tahmin ediyorlar ve olacakları bekliyorlardı. Deli Murat, oldukça sert bir sesle alay eden ve gülüşenlere seslendi:
-Evet, biraz sonra bir fasıl geçeceğim! Hem de iyi bir fasıl geçeceğim!
Onun sert çıkışıyla aradaki sesler ve gülüşmeler birden kesilivermişti. Deli Murat, Ali’nin yanına kadar geldi. Onu elinden tuttu. Aynı yüksek ses tonuyla konuşmaya devam etti.
-Ne istiyorsunuz bu garipten? Zaten uzun yıllardan beri çekeceğini çekti zavallı. Şimdi siz tekrar ızdırap yaşatacaksınız ona.
Ali:
-Bırak Murat Amca, diye yeltenecek oldu, Deli Murat fırsat vermedi.
Elinden çekerek onu susturdu. Yavaş bir sesle:
-Sen sus hele, dedi. Sen sessiz ve hareketsiz dur.
Ali, Deli Murat’ın dediklerine uymak zorunda hissetti kendini ve uydu. Deli Murat, bakışlarını topluluk üzerinde gezdirdi. En son Kemal üzerinde yoğunlaştırdı.
-Ali’nin köyden gitmesini isteyenlerin başında sen geliyorsun değil mi Kemal? Onu suçlu görenlerin başında sen varsın değil mi?
Kemal’de haklı olmanın verdiği bir gurur vardı. Gözleri daha bir ışıltılı idi. Böbürleniyordu.
-Haklı değil miyim Deli Murat?
-Köylünün kafasını çelen de sensin. Yoksa köylü kendine rahatsızlık vermediği müddetçe kendi köşesinde yaşayan bu aileye hiç bir şey demezdi. Onları sen ayarttın.
Kemal böbürlenmesini devam ettiriyordu.
-Onda da haklı değil miyim Deli Murat?
-Haklı mısın değil misin biraz sonra görürsün. Şimdi herkes beni dinlesin! Kerhâneye düşmüş kadınların çoğu tuzağa düşürülerek o pislik yuvasına düşmüşlerdir. Pek çoğu zavallıdır onların. Kurtulmak isterler kurtulamazlar. Onların yaptıkları orospuluksa onlar sadece vücutlarıyla orospuluk yaparlar. Ama sizlerden bazıları beyinleriyle orospuluk yaparlar. Beyinlerinde nice şeytanî fikirler vardır. Fitne, fesat gibi nice düşünceler sarmıştır onların beyinlerini. Onlar kalpleriyle orospuluk yaparlar. Nice iğrenç duygular doldurmuştur onların kalplerini. Zulüm, riya, kıskançlık, kin, garaz, sahte kabadayılık say sayabildiğin kadar. Onlar dilleriyle orospuluk yaparlar. Yalan, iftira, bühtan gibi sözler dillerinde dolaşır durur. O kabil kimseler haklı olduklarını düşünerek böbürlenirler dururlar.
Kemal ve etrafındaki bazıları Deli Murat’ın sözleri karşısında rahatsız olmuşlardı. Deli Murat’a müdahale etmeye yeltendiler. Ancak Deli Murat fırsat vermiyordu.
-Durun hele, dedi Deli Murat. Dinleyin hele!
Kemal ve etrafındakiler durakladılar. Deli Murat, topluluğun meraklı bakışları önünde ceketinin cebinden çıkardığı bir gazete kupürünü Kemal’e uzattı.
-O halde şuna bak da nasıl haklıymışsın gör!
Kemal, Deli Murat’ın uzattığı gazete kupürünü aldı. Deli Murat’a karşı yüksekten bakan, alaylı bir tavır takınmıştı. Gazete kupüründe bir resim vardı. Kemal önce resme öylesine bakan bir tavır aldı. Fakat resmi görünce birden irkildi. Dikkat kesildi. Resme baktıkça dikkati daha da artıyordu. Resmin altındaki yazıyı okudu. Biraz önce Deli Murat’a karşı büyüklük ve alay tavrı sergilediği yüzünü bir mahcupluk aldı. Bir anda yüzü kıpkırmızı oldu. Resme bir daha baktı. Altındaki yazıyı bir daha okudu. Kemal, Ali’nin biraz önce düştüğü hacil durumun daha şiddetlisine düşmüştü. Oturduğu sandalyeye bu sefer o yığılıp kalmıştı. Tam mânâsıyla bir şok durumu gösteriyordu. Kahvede bulunan herkes nefesini tutmuş, birbirine bakıyordu.
Kemal’in şok hali devam ediyordu. Deli Murat’ın seslenmesiyle şoktan kurtuldu.
-O gazete parçasını cebine koy ve buradan git! Bundan sonra da bu gariplerle uğraşma. Sana şunu söyleyeyim: Açık yaraya tuz ekilir mi len Kemal? ‘Kınayanın başına aynısı gelir’ dendiğini hiç duymadın mı? ‘Gülme komşuna gelir başına’ demişler aslanım.
Kemal, Deli Murat’ın sözlerini o atmosferden kurtulmak için bir fırsat bildi. Şapkasını kafasına iyice geçirdi. Hemen ayağa kalktı ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Herkes şaşkın şaşkın onun arkasından bakakalmıştı. Olanlara en çok şaşıranlardan biri de İbrahim’di. Olanlara bir mânâ veremiyordu.
Kemal’in çıkıp gitmesinden sonra ortalığı bir sessizlik kaplamıştı. Kimse bir şey konuşmuyordu. Bir müddet sonra oradaki topluluk birer ikişer dağılıp gitmeye başladılar.
Topluluğun dağılmasından sonra Ali, İbrahim ve Deli Murat baş başa kalmıştı. Sessizce oturuyorlardı. Ali, kendi üzüntüsünü unutmuş, Kemal’i o hale düşüren şeyin ne olduğunu merak ediyordu. Deli Murat’ta olanlardan etkilenmiş bir hal yoktu. Yüzünde acı bir tebessüm vardı.
Bu sırada kahveci yanlarına kadar gelmişti. Olanların tesiri onun üzerinde de vardı. Ürkek ürkek hareket ediyordu.
-Bir şey arzu eder misiniz, dedi. Soğuk, sıcak.
Ali de, Deli Murat da kahvecinin sesini duymamışlardı. Olanlar İbrahim’de de bir davranışta bulunacak mecal bırakmamıştı. Sanki apayrı bir dünyada idiler. Kahveci onların dalgınlığı karşısında sesini biraz yükseltmesinin gerektiğini düşündü. Bu sefer biraz daha yüksek bir sesle seslendi:
-Soğuk, sıcak bir şey arzu eder miydiniz?
Ali, sanki uykudan uyanır gibi kendine geldi. Kahveciye doğru baktı. Deli Murat, dalgın halini devam ettiriyordu. İbrahim; bir Deli Murat’a, bir Ali’ye bakıyordu.
-Bize önce çok soğuk birer su ver. Kuzu Pınarının o güzel suyundan ver bize. Ondan sonra da şekersiz kahve.
Kahveci ‘tamam’ der gibilerden başını salladı. Ocağa doğru yürüdü.
Sular gelmişti. Ali, bardaklardan birini Deli Murat’a uzatarak seslendi:
-Murat Amca ... Kuzu Pınarının suyundan bir iç hele. Soğuk soğuk hararete iyi gelir.
Deli Murat, Ali’nin uzattığı bardağı alıp suyu içmeye başladı.
-Benim hararetim bunlarla gitmez oÄŸlum.
Ali, meraklı bakışlarla Deli Murat’a bakıyordu.
-Sana bir şey sormak istiyorum Murat Amca, dedi. Çok merak ettim.
Deli Murat umursamaz bir tavırla:
-Sor bakalım, dedi.
-Kemal’e verdiğin gazete kupüründe ne vardı?
-Bunu sormasan olmaz mı?
-Meraktan delirtirsin beni.
-Kemal’in bir kızı vardı. Aylar önce İstanbul’a kaçtı. Onun da kafasında kavak yelleri esiyordu. O da manken veya aktrist olmak istiyordu.
Ali’nin merakı daha da artmıştı.
-Sonra?
-Mankenliğin yolu bazı zenginlerin yatak odasından geçer derler. Kemal’e verdiğim müstehcen gazetelerden birinin kupürü idi. Kupürde Kemal’in kızının bir meşhur zenginle çekilmiş çıplak resmi vardı. Geçenlerde kasabaya gittiğimde bir gazete bayisi vermişti o gazeteyi. ‘Bak sizin köylülerden biri ne yapmış?’ diyordu.
Ali ve İbrahim, Deli Murat’ın anlattıklarıyla şaşkına dönmüştü. Ali, Kemal’in kendine ettiklerinden dolayı sevinmek istiyor, fakat sevinemiyordu. Çünkü aynı hadisenin benzeri kendi kızının başından geçmişti. Bu hadiseye sevinmek değil üzülmek gerektiğini düşündü.
Deli Murat gülerek sordu:
-Sevinmedin.
-Bu hadise insanı sevinmekten ziyade üzer. Onun için sevinemiyorum.
-Şimdi olmuş Ali. Çok sevindim.
-Olan ne Murat Amca? Ne olmuÅŸ. Neye sevindin?
-Nefsinle alâkalı kısma sevinmedin. Kemal’in o hale düşmesine sevinebilirdin. Ama sevinmedin. Asıl hadiseye ise üzüldün. Çünkü üzünülecek bir hadise. Bu senin feleğin çemberinden geçtiğini gösterir. Hayat üniversitesinden mezun olduğunu gösterir. Onun için şimdi olmuş, dedim.
Deli Murat, hem Ali’nin, hem de İbrahim’in yüzlerine sertçe bakarak:
-Yalnız bu hadise üçümüzün arasında kalacak dedi.
-Ona ne şüphe Murat Amca.
Bu sırada kahveler gelmişti. Konuşacak hiç bir şey yokmuş gibi kahveleri sessizce içtiler. Sonra da sessizce kahveden ayrıldılar.

SON YUVAYA DOÄžRU
Ali, Figân, Lâmi Baba, Rıdvan, Kıymet, Cânân ve Elif Nine Ali’lerin bahçesine serdikleri kilimler üzerinde oturmuşlardı. Kilimi kuş yuvasının bulunduğu yaşlı erik ağacının altına sermişlerdi.
Figân, bakışlarını erik ağacının dalları üzerinde gezdiriyor, için için de seviniyordu.
-Nihayet erik ağacına tekrar kavuştuk, diye düşündü. Gene onun ilkbaharda açtığı beyaz beyaz çiçeklerini göreceğiz. Dallarından erik koparıp yiyebileceğiz. Yine yuvasında sevinç içinde öten kuşun sesini dinleyebileceğiz.
Figân’ın gözleri, erik ağacından çevreye kaydı. Köyün etrafını saran orman ve tâ uzaklardaki tepeleri yine kara duman ve sis sarmıştı. Figân’ın içinde hafiften bir sıkıntı vardı. Hafiften de bir serinlik hissediliyordu.
Ali’nin onları orada toplamasının bir sebebi olmalıydı. Ciddî bir tavır takınarak birkaç gün önce kahvede olanları anlattı Ali. Diğerleri olanlara çok üzülmüşlerdi. Hepsini bir düşüncedir almıştı. Ali en sonunda da:
-İşte böyle çocuklar, dedi. Köyü rahatsız etmeye hakkımız yok. Onun için köyü terk edip gideceğiz. Ama bunu yaparken de insanlık vazifemizi yaparak gideceğiz.
-Bizim kimseye bir zararımız yok ki, diye atıldı Lâmi Baba.
-Evet, diye ona katıldı Rıdvan. Eğer bizi kasıtlı olarak rahatsız etmek isteyen varsa icabında üstümüze düşeni yaparız.
-Evet, diye Rıdvan’a destek verdi Lâmi Baba; icabına bakarız.
-Sakın ha, diye Rıdvan ve Lâmi’nin sözünü sert bir tavırla kesti Ali. Sakın ha böyle bir şeyi aklınızdan geçirmeyin. Yine eski mafyacılık havalarına kapılmayın. Kaba kuvvetle iş çözümlemeyi aklınızdan çıkarın artık. Başkalarını rahatsız etmek suretiyle saadet kurulmaz, kurulmamalı.
-Peki ne yapmayı düşünüyorsun, diye sordu Figân.
-Pılımızı, pırtımızı toplayıp bir başka şehre gideriz. Bizi tanımayan bir çevreye. Mazimizin kimseyi rahatsız etmeyeceği bir yere.
Herkesi bir sessizlik aldı. Herkes koyu bir düşüncenin içinde idi.
Bu sırada kulaklarına bir kaval sesi gelmeye başladı. Ali ve Figân, birbirlerine baktılar. Diğerleri de merak içinde etrafa bakmaya başladılar.
-Bu kaval sesi Murat Amcanın kaval sesine benziyor, dedi Ali. Bu kadar tesirli olduğuna göre onun kaval çalışı olmalı. Bu köyde onun kadar tesirli kaval çalan olmaz.
-Peki kendisi nerde?
Etrafa göz gezdirdiler. Evlerinin yakınındaki tepeciğin üstünde bir ağaç vardı. Ağacın altına oturmuş kavalını çalıyordu Deli Murat. Hepsi o tarafa bakıştılar.
-Bak işte tepeciğin altındaki ağacın altında, dedi Ali.
-Ne kadar güzel çalıyor, dedi Cânân. Yanına gidip dinleyelim mi baba?
-Hiç rahatını bozmayın. O şimdi kim bilir hangi hislerin tesiriyle çalıyordur kavalını. Hiç rahatını bozmayın. Ses nasıl olsa buraya kadar geliyor. Dinleyin.
-Deli Murat da gerçekten çok güzel kaval çalar, dedi Elif Nine.
Hepsi de sessizliğe bürünüp Deli Murat’ın çaldığı kavalı dinlemeye başladılar. Kaval sesi hepsini etkilemişti. Dinlemeye devam ettikçe âdetâ büyüleniyorlardı.
En çok etkilenenlerden biri, belki de birincisi, Lâmi Baba idi.
-Yıllardır güzel değerlerden ne kadar uzak kalmışım, diye düşünüyordu. Nice güzel hislerden, nice güzel değerlerden ayrı yaşamışım hep. Şu kaval sesi içimi nasıl da yumuşatıyor. Kuru bir toprak üzerine yağan yağmur gibi.
Benzeri duyguları Kıymet de yaşıyordu.
-Çal be Deli Murat çal, diyordu için için. Henüz tanıyamadım amma çok bahsettiler senden. Deli misin veli misin bilmiyorum amma gerçekten güzel çalıyorsun. İçimde sevgi, haz gibi duyguların uyanmasına sebep oluyorsun. Çal, çal. Senin kavalın inlesin, benim içim inlesin.
Ali de, en çok etkilenenlerden biri idi. O zaten kaval sesiyle eskiden beri aşina idi.
-O kadar yıl Almanya’da kaldım. Orada zevk, neşe veren hiç bir şey bana şu kaval sesi kadar tesirli olamadı.
Nihayet Deli Murat, kaval çalmayı bitirmişti.
-O kadar güzel çaldı ki, dedi Figân; ayrılığı içimizde hissetmeye başladık. Deli Murat herhalde bizi ayrılık yaşamaya hazırlıyor olmalı. Buradan gitsek de gam değil artık. İnsan sevdikleriyle beraber olunca gerisi mühim değil. İki gönül bir olursa samanlık saray olur. demiş ecdadımız. Doğduğun yere değil doyduğun yere bak. demiş atalarımız.
-Size bir ÅŸey diyeceÄŸim, diye sessizliÄŸi Elif Nine bozdu.
Titrek sesinde bir sevinç hissediliyordu. Sevinç duygusu ihtiyar yüzündeki derin kırışıklıkları da sarmıştı. Hepsi de bakışlarını ona çevirdiler.
-Size bir diyeceğim var. Artık bu ihtiyar vücudum yeni acılar çekecek kadar güçlü değil. Sizin gitmeniz benim sizden ayrılmam demektir. Ben artık yeni ayrılık acısı çekmek istemiyorum. Yeni bir ayrılık benim için ölüm demektir. Ne kadar yaşayacağımı Allah bilir. Ancak ömrümü, sonuna kadar sizin yanınızda geçirmek istiyorum. Size diyeceğim şu. Buraya üç-beş köy ilerde rahmetli babamın köyü var. Yuva Köyü derler oraya. Ben o köyden bu köye gelin geldim. O köyde, yani benim doğup büyüdüğüm köyde babamdan kalma eski bir evim ve arsalarım var. Babamdan benim hisseme düşmüş onlar. Oraya her biriniz istediğiniz şekilde ev yapın. Yerleşin oraya. Bana da küçük bir yer yaparsanız sevinirim. Bir kulübe kadar da olsa olur. Sizin kim olduğunuzu orada bilmezler.
Hepsi de birbirlerinin yüzüne bakıştılar. En son bakışlar Ali’de toplandı. Sanki herkes bakışlarıyla ona ne düşündüğünü soruyordu.
-Gerçekten bizim mazimizi orada bilen pek olmaz, dedi Ali. Bence kabul. Hem de annemizden ayrılmamış oluruz.
Bu sefer Ali fikirlerini soruyormuşçasına bakışlarını diğerlerinin yüzlerinde dolaştırdı. Hepsi de susuyordu. Onların suskunluğu, kararı Ali’nin vermesi için zemin hazırlıyordu. Ali, yavaş bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Kelimeler ağzından tane tane çıkıyordu.
-Sükut ikrardan sayılır, derler. Hepiniz sustuğunuza göre kabul ediyorsunuz demektir. O zaman annemin köyüne göçeceğiz. Yuva Köyüne döneceğiz yani. Taze bir çevre, taze bir hayat. Haydi bismillah.
Ormanı kaplayan kesif sis kaybolup gitmiştir. Güneş ışığı bütün berraklığıyla ormanın ağaçlarına, karşı tepelere vurmaktadır. Figân yüzünde derin bir tebessümle Ali’ye yöneldi.
-Demin etrafta ne kadar koyu bir sis vardı. Şimdi sis dağıldı. Güneş ışığı ne kadar berrak bir şekilde ortalığı kaplamış.
-Evet. İnşâallah yeni yolumuz açık ve aydınlık olur.

Erik ağacındaki kuş yuvasından yavruların cıvıltıları ve annelerinin ötüşü duyuluyordu. Hepsi de sevinç ışıltıları bulunan gözlerle yuvaya ve kuşa doğru baktılar.
 

Haberler

Tamar - Ağrı'da İki Mevsim

News image

Tamar - Ağrı'da İki Mevsim Bir Coğrafyanın Kanayan YüzüTürk-Ermeni meselesini ele alan bir roman. Türk-Ermeni meselesini insanî ortak payda...

Devamını oku...

Hayat Değirmendir Döner

News image

Hayat DeÄŸirmendir DönerAyrılmış çiftlerin ve ortaya düşmüş çocuklarının yaÅŸadığı hazin hikayeleri. Hiç yoktan ayrılmış Ali ve MÃ...

Devamını oku...

Kürdün Gelini

News image

Kürdün Gelini DilanTürk – Kürt meselesini ele alan bir romanTürkiye’nin en ciddî problemlerinden biri olan Türk-Kürt meselesine birleşti...

Devamını oku...