Anket

En son ne zaman kitap okudunuz ?
 
Satı Gelinin Türküsü
Satı Gelinin Türküsü
Tomurcuklar Solmasın
Tomurcuklar Solmasın
Köln Diye Bir Yer
Köln Diye Bir Yer
Hayat Değirmendir Döner
Hayat Değirmendir Döner
Sırlar Işığında Hayat Ve Ölüm
Sırlar Işığında Hayat Ve Ölüm
Uşaklı Ramazan Çavuş
Uşaklı Ramazan Çavuş
Uşak Hikayeleri
Uşak Hikayeleri
Gönül Kulübü
Gönül Kulübü
Gurbet Çiçeği
Gurbet Çiçeği
Tarih Boyunca İki Yüzlüler
Tarih Boyunca İki Yüzlüler
Tomurcuklar Solmasın
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 
Çocuk Kitapları
Yazar Mustafa AKGÜN   

Tomurcuklar Solmasın Kapak

Tomurcuklar Solmasın

 

SOLAN TOMURCUKLAR

Sonbaharın başladığı günlerdeydi. Yazın o sıcak günleri geride kalmıştı. Sıcaklığın yerini kendini hissettiren bir serinlik almaya başlamıştı.

Soğuk rüzgârlarla ağaçların yaprakları sararmaya başlamıştı. Hattâ bazı yapraklar cadde ve sokaklara dökülüyordu.

Cemil ve Cemile kardeşler ellerinde çantalarıyla okuldan dönüyorlardı. Bahçe kapısından içeri girdiler. Dedeleri Mahir’i bahçede bir şeyler yaparken gördüler. Eve girmeyip dedelerinin yanına doğru yürüdüler. Mahir Dede güllerin yanında bir şeyler yapıyordu.

Cemil ve Cemile okuldan geldiklerinde Mahir Dede onları güler yüzle karşılardı. Onlara iltifat ederdi. Ancak bugün öyle yapmadı dedeleri. Çocukların geldiğini gördüğü halde dönüp onlara bakmadı bile. Çocuklar alışık olmadıkları bu davranışı tuhaf karşıladılar. Yürüyüşlerini yavaşlattılar ve fısıltı halinde konuşmaya başladılar.

Devamını oku...
 
Alparslan ve Malazgirt Destanı
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 
Roman
Yazar Mustafa AKGÜN   

Alparslan ve Malazgirt Destanı

Alparslan ve Malazgirt Destanı

Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

Devamını oku...
 
Uşak Hikayeleri
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 
Çocuk Kitapları
Yazar Mustafa AKGÜN   

Uşak Hikayaleri Kapak

Uşak Hikayeleri

EFSANELER ÖZDEN FIŞKIRIR

ALİ İLE KEZBAN EFSANESİ

Bir zamanlar Uşak’ın yakınında bir köyde garip bir çoban yaşarmış. Bu Çoban Ali kendi halinde koyun güder dururmuş. Yaşı da çocukluk yaşından delikanlılık yaşına henüz yeni geçmiş Sabri’nin.  Anası da kendisi gibi garip bir dul kadınmış. O da bazı konu komşunun işlerine gider, onlardan ücret alırmış.

Dar-ı dünyada Ali’nin anasından başka, anasının da oğlu Ali’den başka kimsesi yokmuş.

Ali’nin koyunlarını güttüğü koyun sahiplerinden aldığı ücretle, anasının aldığı ırgat parasıyla ana-oğul geçinip gidiyorlarmış.

Ali, koyunlarını bazen köyün aşağı kısmındaki çayırda güdermiş. Yaz mevsiminde ise ekinlerin biçilmesinden sonra tarlalara götürürmüş. Sürüsünü öğle vakti sulamak için çayırdaki çeşmeye getirirmiş. Koyunları su içip öğle sıcağında çeşmenin başındaki koca koca ağaçların gölgesinde istirahat ederlermiş. Ali koyunlarını bazen tâ uzaklardaki meralara, bazen de köylerinin hemen yanındaki ormanın iç kısmındaki düzlüğe götürdüğü de olurmuş.

Öğle istirahatında Ali kepeneğini ağaçlardan birinin gölgesine serer otururmuş. Anasının azık olarak koyduğu nevaleyle karnını doyururmuş. Anası torbasına ekmekle birlikte bazen peynir, bazen haşlanmış yumurta, bazen de soğan koyarmış. Ali de bunları pek bir iştahla yermiş. Yemekten sonra kepeneğine uzanır ağaçların gölgesinde bir güzel dinlenirmiş. Sonra da asılırmış kavalına. Çalarmış da çalarmış. Koyunları da onu sanki kendilerini vererek dinlerlermiş.

Öğle istirahatından sonra Ali koyunlarını tekrar otlatmaya götürürmüş. Akşama kadar otlattıktan sonra akşam sürüyü köye getirirmiş. Koyunları koyun sahiplerinin ağıllarına koyarmış. Sonra anasıyla akşam yemeğini beraber yerlermiş. Anasının pişirdiği tarhana çorbası veya bulgur pilavı bir günün yorgunluğundan sonra pek de iyi gelirmiş ona. Anası bazen kardığı hamurdan makarna kesermiş. Bu makarnaya oralarda hamur aşı denirmiş.

***

Çoban Ali bir gün yine öğle istirahatında kaval çalmaya başlamış. Bugün kavalında bir hoşluk varmış Ali’nin. Kavala üflerken fazla zorlanmıyormuş Ali. Parmakları da kavalın delikleri üzerinde sanki kendiliğinden dolaşıp duruyormuş. Kavaldan çıkan nağmeler ise yakıcı mı yakıcıymış.

Ali çalmış da çalmış kavalı. Sonra gayrı son vermiş kaval çalmaya. Kavalını bir yana koyup etrafına baktığında çeşmenin başında köyünün ağasının kızı Kezban’ı görmüş.

Kezban gülümseyen yüzle Ali’nin yanına gelmiş.

“Çok güzel çaldın Ali.” demiş.

Ali’nin yüzü utancından kıpkırmızı olmuş.

“Eh çaldık işte.” demiş.

Kezban’ın kara kaşları, kömür karası gözleri varmış. Kirpikleri de siyahmış ve gözlerini sarmış zarif bir buket gibiymiş. Ali onun kara gözlerine kendini kaptırmış bir türlü ayıramıyormuş. Âdetâ büyülenmiş Ali. Kezban’ın gül yanağındaki gamze, kaşlarından ve gözlerinden geri kalmıyormuş büyücülükte. Kezban insanı kendinde eriten bir gülümsemeyle konuşmaya devam etmiş:

“Bubam ‘Çayır Çeşmesinin suyu iyi oluyor’ diye bazen beni buraya su almaya gönderiyor. Bugün geldiğimde senin kaval çaldığını gördüm. Kavalının sesine kapıldım. Ne kadar güzel çalıyordun öyle. Kendimi alamadım ve seni dinlemeye başladım. Aslında biraz geciktim. Bubam kızar. Hemen gitmeliyim.”

Kezban çeşme başından elinde su testisi hızla uzaklaşmış. Ali de arkasından bakakalmış.

Kezban’la tâ çocukluk yıllarından beri aynı köyde yaşamıştı Ali. Onu çocukluğundan beri bilirdi. Her ne kadar o ağa kızıysa da ve Ali gibi gariplerin yanına pek yaklaşmasa da onu bilirdi.

Kezban’ın babası ağa olduğu için köyün en büyük evleri onlarındı. Köyde sürüsünde en çok koyunu olan onlardı. Sadece koyunları değil köyde en fazla ineği olanlar da onlardı. Elde ettikleri sağını, yağı, peyniri küplere doldururlarmış. Bu küpler o kadar çokmuş ki onları koymak için ağılın bitişiğine ayrı bir yer yaptırmış ağa. Sonra bu sağınları yabandan gelen müşterilere satarlarmış.

Ağanın bir çok atı da varmış. Atları ormanın kenarındaki tavlada otlar, koşar, şaha kalkarlarmış. Şaha kalkarlarken bir de kişnemeleri varmış ki insanı coşturdukça coştururmuş. Ağanın adamları düğün, dernek zamanlarında ağanın atlarıyla cirit oynarlarmış. Bazen komşu köy veya yabana da cirit oynamaya giderlermiş.

Köyde hemen herkes ağaya karşı saygılıydı veya saygılı olmak zorundaydı. Zaman zaman ağanın evine başka yerlerden hatırlı misafirler gelirmiş.

Çoban Ali garip bir çobandı ve böyle bir ağanın kızıyla pek haşir neşir olamamıştı.

Kezban’ı zaman zaman görmüştü Ali. Amma sıradan bir kız olarak görmüştü.

Fakat Kezban’ın bugünkü görünüşü çok değişik geldi Ali’ye. Kezban; gözleriyle, kaşlarııyla, kirpikleriyle, yanağındaki gamzesiyle Ali’nin yüreğinde yara üstüne yara açmıştı. Ali’nin başında kavak yelleri estirmeye başlamış.

Ali, Kezban köye girinceye kadar gözlerini ondan ayıramamış.

Neden sonra serinliğin başladığının farkına varmış. Artık koyunlarını tekrar otlamaya götürmesi gerektiği aklına gelmiş. Zaten koyunlardan bazıları da kalkmış ve otlamaya başlamış. Diğer koyunları da kaldırmış ve çayıra sürmüş Ali.

Her zaman koyunları yönlendiren Ali’ye bir şeyler olmuş. Şimdi sanki iş tersine dönmüş, koyunlar Ali’yi yönlendirir olmuş. Artık koyunlar ne tarafa giderse Ali de o tarafa gidiyormuş. Bu hal akşama kadar devam etmiş. Allah’tan koyunlar her gün nasıl ve nerede güdülüyorlarsa oralara gidiyorlarmış.

Köye girdikten sonra koyunlar kendi ağıllarına doğru gitmiş.

Ali de omzunda yuvarlayıp katladığı kepeneği, boynuna asılı torbasıyla eve girmiş. Girmiş ama girişi her zamanki giriş değilmiş. Torbayı ve kepeneği her zamanki koyduğu yer olan kapı arkasına koyduktan sonra peykeye oturmuş. Camdan, köyün içine doğru bakmaya başlamış. Ağanın daha doğrusu Kezbanların evini görmek, uzaktan da olsa görmek için bakıyor, bakıyormuş.

Öyle dalgın bakıyormuş ki yanına yaklaşan anasının farkına bile varmamış. Onun o halini gören anası sormuş: “Oğlum hasta mısın? Nedir bu dalgınlığın? Her gün eve geldiğinde halimi hatırımı sorardın. ‘Karnım acıktı, yemek hazır mı?’ derdin. Bugün bunları demedin.”

Ali anasına şöyle bir bakmış. Uykudan uyanır gibi bir hali varmış. “Hiç ana” diye geçiştirmeli bir cevap vermiş.

Ama ana yüreği bu. Yavrusunun bir derdi olduğunu sezmez mi, anlamaz mı? Anaların duyguları, sezgileri aklın, havsalanın alamayacağı yerlere uzanırmış. Ali’de bir hal olduğunu anası anlamış anlamasına ama üstelememiş. ‘Nasıl olsa anlaşılır.’ diye düşünmüş.

“Seversin diye hamur aşı yaptıydım. Yoğurdumuz da taze. Soğanla çok güzel olur.” demiş anası.

Ali anasının gönlünü hoş etmek için kalkmış. Beraber tahta sofranın kurulu olduğu öteki odaya geçmişler.

Yemeği kaşıklamaya başlamışlar ama Ali’deki hal devam ediyormuş. Her zaman iştahla ve severek yediği hamur aşını bugün pek istekli yemiyormuş. Anası gene de ses etmemiş. ‘Nasıl olsa anlaşılır’ diye düşünmeye devam etmiş.

Ertesi sabah Ali evden çıkmaya hazırlanırken aklına Kezban gelmiş. ‘O yine öğleyin çeşme başına gelir ve onu görürüm’ diye düşünüyormuş. Dolayısıyla yüzünde bir umut, bir sevgi belirtisi varmış. Kavalını da istekli bir şekilde koymuş torbasına. Bu durum da anasının gözünden kaçmamış. ‘Bu işin bir sırrı olmalı’ diye mırıldanmış.

Ali her günkü gibi kepeneğini ve torbasını omzuna atıp evden ayrılmış. Koyunlarını yine peşine takıp çayıra doğru yollanmış.

Öğle vaktinin olmasını sabırsızlıkla beklemiş Ali. Kezban’ın geleceğini umuyormuş öğle vakti.

Öğle olunca yine sürüsünü çeşmenin başına getirmiş. Karnını doyurduktan sonra yine asılmış kavalına. Çalmış da çalmış. Kavalından yine içli nağmeler dökülmüş. Ali, ara sıra da çeşmenin başına gelen giden var mı diye göz ucuyla bakıyormuş. Daha doğrusu Kezban geldi mi diye bakıyormuş.

Fakat çeşmeye ne gelen olmuş ne de giden.

Ali’yi öyle bir hüzün sarmış ki…

Gelip giden olmayınca koyunlarını tekrar otlamaya kaldırmaktan başka yapacak iş olmadığını düşünmüş. Ve öyle de yapmış.

Çeşmenin suyu orman tarafından gelen dereyle birleşiyor, çayır boyunca akıp gidiyormuş. Bir müddet sonra da bir göle dökülüyormuş. Genişçe bir gölmüş bu. Gölün etrafındaki otlar daha bir güzel olduğu için koyunlar burada otlamayı çok seviyorlarmış. Koyunlar orada otlarlarken Ali gölün kenarındaki bir ağacın dibine oturmuş. Gölün suyuna kendini kaptırmış seyretmeye başlamış. Kezban bir türlü aklından çıkmıyormuş.

Kezban’ı göremeyişinin verdiği hüzünle yine kavalına asılmış. Gözleri gölün suyunda yine çalmış da çalmış.

Ali dalmış kavalını çalarken gölün suyunda bir kızın aksini görmüş. Gölün kenarında yürüyen bir kızın aksiymiş bu. Ali kaval çalmaya bırakıp sudaki aksin kime ait olduğunu anlamak için başını kaldırıp baktığında Kezban’ı görmüş. İçini bir heyecan sarmış Ali’nin. Kezban otlar ve çalılar arasından kendisinin bulunduğu yere doğru geliyormuş. Kezban’ın yüzünden Ali’nin kavalından çıkan nağmeleri dinlemenin mutluluğu okunuyormuş yine.

“Yine çok güzel çaldın Ali.” demiş Kezban.

“Baştan sen burada değildin Kezban. Ama senin için çaldım. Bu kavalı bana sen çaldırdın. Geldiğinin farkına bile varamamışım.”

“Bugün de kavalını dinlemeyi çok istedim.”

“Öğleyin çeşme başına gelmedin. Gelirsin diye bekledim.”

“Etraftan görürler de dedikodu olur diye düşündüm. Hergün hergün dikkati çeker dedim. ”

“Peki, buraya hangi bahaneyle geldin?”

“Evdeki buzağılardan biri kaybolmuş. Onu arama bahanesiyle geldim. Senin çoğu zaman buraya geldiğini de biliyordum.”

“Kezban beni ne kadar sevindirdin bilemezsin. Ne kadar mutlu ettin bilemezsin.”

“Ya ben ne kadar mutluyum, bir bilsen Ali.”

“Dünden beri aklımdan çıkmıyorsun Kezban. Aklımı başımdan aldın.”

“Ya ben... Ya ben ne haldeyim bir bilsen.”

“Sana öyle bir sevdalandım ki Kezban.”

“Ben de… Ben de Ali.”

Ali ve Kezban birbirlerine nasıl yanıp tutuştuklarını anlatmışlar hep.

Ali bu konuşmalar sırasında bir an düşünceli bir hal aldı. Onun bu hali Kezban’ın dikkatini çekti.

“Noldun Ali? Birden düşünceye kapıldın.” dedi.

“Bu işin sonu ne olur Kezban? Sen bir ağa kızısın. Ben garip bir çobanım. Çobanlıktan aldığı parayla kıt kanaat geçinen biriyim. Dâr-ı dünyada dul bir anamdan başka da kimsem yok. Zavallı babam ben daha çocukken fakirlik içinde hastalanıp ölmüş. Bubamı bilmem bile.”

“Ağa kızı da olsam ben de kalp taşıyorum. Benim de gönlüm var. İnsanın gönlünün kime kapılacağını kimse bilemez.”

Ali acı ifade eden bir ses tonuyla, “Ben bu işin sonunu iyi görmüyorum Kezban.” dedi. “Sen bir ağa kızısın, ben de ücretle koyun güden bir çobanım. Davul bile dengi dengine vurur.”

Kezban Ali’nin ağzını eliyle kapattı. “Sus. Bunları konuşmayalım. Elbet bir çaresini buluruz.” İkisi de bir müddet sessiz kaldılar.

“Bana seni sevdiren ağa bubamın davranışıdır.” diye devam etti Kezban.

Ali şaşırdı. “Beni sana sevdiren ağa buban mıdır? Neden öyle?”

“Bubam, seni ve anneni hep hakir görürdü. O zengin siz fakirdiniz ya, onun için. Bubam sizin hakkınızda yüksekten sözler söyledikçe sana karşı alâkam artıyordu. Uzaktan uzağa seni sevmeye başladım.”

“Bu sözlerinle mutluluktan uçacak gibi oluyorum.”

“Öyle oldu ki içimde bir sevgi tomurcuğu meydana geldi. Bu tomurcuk goncaya döndü.” Kezban içten gelen sesle konuşmaya devam ediyordu. “Dün kavalını yakından dinledikten sonra artık bu işi sana açmam gerektiğini düşündüm.” Kezban koynundan bir mendil çıkardı. “Bu mendili senin için işledim. Ne zamandan beri de sana vermek için fırsat kolluyordum.” Ali Kezban’ın uzattığı mendili eline aldı. Beyaz mendilin ortasına pembe bir gonca işlenmişti. Mendili kokladı, öptü, bağrına bastı Ali.

“Ne kadar güzel bir armağan bu Kezban.”

Kezban, “Şimdilik hoşça kal Ali.” dedi ve oradan ayrıldı.

Ali Kezban’ın arkasından yine bakakalmıştı. Kezban gölün kenarında yürüyüp gidiyordu. Onunla birlikte gölün suyundaki aksi de yürüyordu. Ali bir Kezban’ın kendine, bir sudaki aksine bakıp duruyordu. Kezban uzaklaşıp gittikten sonra Ali elindeki mendili tekrar tekrar öptü, kokladı. Sonra koynuna yerleştirdi.

***

Göl başındaki buluşmadan sonra Ali’nin de Kezban’ın da aşkları arttıkça artmış. Birbirlerinden başka bir şey düşünemez olmuşlardır.

Ali akşam eve geldiğinde yüzünden okunan mutluluk duygusu anasının dikkatini çekmiş. Zihninden şu düşünceler geçiyormuş anasının: ‘Bu oğlan dün derin düşünceliydi, kaygılıydı. Bugün mutlu. Bu işe pek akıl erdiremedim ya.’

Akşam ekmeğinden sonra Ali’yle anası kendi aralarında konuşmaya başlamışlar.

“Ana sende hiç oyalı yazma var mı?” diye sormuş Ali.

Anası, ‘Galiba mesele anlaşılacak’ diye düşünmüş. “Varlığına var oğlum da oyalı yazmayı ne yapacaksın?” demiş.

Ali, “Hiç ana.” dediyse de anası üstelemiş: “Yazmalarım sana feda olsun oğlum ama, ne yapacaksın yazmayı?”

Ali meseleyi nasıl olsa günün birinde anasına anlatmak zorunda kalacağını aklına getirmiş. Onun için olanları anasına anlatmış. Anası duyduklarıyla derin bir düşünceye dalmış.

Sonra da,“Oğlum iyi de ben bu işin sonunu iyi görmüyorum.” demiş. Demiş ama biricik ciğerparesi oğlunun üzülmesini istemediği için fazla konuşmamış. Onun isteğini yerine getirmiş. Ceyiz sandığındaki yazmaları çıkarmış. Getirip oğlunun önüne sermiş. Ali yazmalardan oyalı ve mavi renkli olanı seçmiş ve torbasına koymuş.

Ali elini kalbinin üstüne koyarak, “Kezban’ı hatırladığımda aha şuramda bir şeyler oluyor ana.” demiş. “Acı mı desem, tatlı desem; sevinç mi desem, hüzün mü desem bilemiyorum. Öyle bir şey oluyor işte.”

Anası, “Vah vah.” demiş. “Ateş bacayı sarmış desene.”

“Evet ana. Hem de nasıl sardı.”

Ama anası umutsuz mu umutsuzmuş. Oğluna son olarak şunları söylemiş: “Oğlum bu sevdadan vaz geçsen. Köyde başka kız mı yok? İstediğine dünür giderim. Kendi dengimize göre birini buluruz. Saçlarımı süpürge eder sana güzel bir kız bulurum.”

Ali çok yanık bir ses tonuyla şunları söylemiş: “Âh anam âh.” demiş. “Âh anam, gül sevene lâle sev denir mi? Gülün sevdasına yanıp tutuşan bülbülü lâleyle avutmak mümkün müdür?”

Anası oğlunu bu sevdâdan vaz geçiremeyeceğini anlamış.

***

Kezban’ın son günlerdeki tavır ve davranışları ağa babasının gözünden kaçmamış. Adamlarının en sadıklarından birini çağırmış ve ona şu emri vermiş:

“Son günlerde Kezban’ın tavırlarından bir şeyler seziyorum. Bu yaştakilerde zaman zaman uçuk hareketler olur. Onu bir güzel takip et.”

“Baş üstüne.” demiş adamı.

***

Ali’nin başında sevda ateşi yandıkça yanıyormuş.

Kezban’ın gözleri usta bir avcı gibi Ali’yi yürekten avlamıştı. Onun her kirpiği bir ok olmuş sinesine saplanmıştı. Ama o oklar nasıl oktu öyle? Her ok saplandığı yerde ılık ılık kan akıtıyordu. Akan bu kanla Ali’nin içini bir sermestlik alıyordu. O okların acısıyla bîhûş oluyordu.

Hele zülüfleri… Kezban’ın zülüfleri bir kement gibi Ali’nin boynuna dolanmıştı. Sanki;

‘Atma zülfün yayını, aklım perişân eyleme

Nâgehân elden çıkıp çöllerde sergerdân olur.’ beyti biraz onun bu halini tasvir ediyordu.

Koyunlarını dinlendirdiği çeşmenin başında öten kuşlar ona Kezban’ını hatırlatıyormuş. Ormandaki yaban güllerinin dalında öten bülbül Ali’nin içini yaktıkça yakıyormuş. Kumruların için için inlemesi, yusufçukların ötüşü, üveyiklerin ötüşü hep Kezban’ını hatırlatırmış Ali’ye.

Çeşmenin oluğundan akan suyun şırıltısı sanki Kezban için bestelenmiş bir şarkı gibiymiş.

Köyün hemen yanındaki ormanın ağaçlarının uğultusu sanki Kezban için bir ağıtmış.

Kezban’ın yüzünde bazen sevdalı bir âşığın mahmurluğunu görüyormuş Ali. Saçları darmadağınık, perişan bir mor sümbül gibi yani.

Kezban bazen bir kırmızı lâle güzelliği ortaya koyuyormuş Ali’nin gözünde. Berrak, pırıl pırıl, billûr gibi bir görüntüde olan lâle güzelliği.

Ali, bazen de açılmak üzere olan bir gül goncasına benzetirmiş Kezban’ın yüzünü. Seher vakti yanağına çiğ düşmüş bir goncaya. Onu düşüne düşüne sanki gönlünde kırmızı güller açmış. Sanki;

‘Çehre-i gülpâşın ettikçe tahayyül sînede

Şimdi olmuş âdetâ bir bağı ra’nâ gönlümüz.’ beyti, Ali’nin gönlünü tasvir ediyormuş.

Bazen aklına kendisinin fakir bir çoban, Kezban’ın ağa kızı olduğu gelirmiş. Bu çaresizlikle gözlerinden yaş damlaları düşermiş. Sanki;

‘Hâkı rehine saçmak için yoksa cevâhir

Dürdâne-i eşkim eder elbette inâyet.’ der gibiymiş.

Ve daha neler neler… Her şey, her ses ona Kezban’ını hatırlatıyormuş.

***

Ali öyle de Kezban öyle değil miymiş?

Körpe kuzular analarına kavuştuğunda nasıl seviniyorsa Kezban da bir gün Ali’sine kavuşmayı ve öyle sevinmeyi düşünüyormuş.

Ona da evlerinin bahçesindeki çiçekler Ali’yi hatırlatıyormuş.

Onu hatırladığı zaman, onun aşkından yüzü kırmızı gül gibi kızarıyormuş.

İnsanı ciğerlerinin tâ derinliklerine kadar saran sümbül kokusu gibi geliyormuş Ali’yi hatırlamak.

Ancak ona kavuşamazsa diye menekşe gibi boynunu büküyormuş.

 

Gül dalındaki bülbül sanki Kezban’ın içindeki duygulara tercüman oluyormuş.

Ancak kendisinin bir ağa kızı sevdalısının da, bir garip çoban olduğu aklına gelirmiş. Gelirmiş ama hiç umurunda değilmiş bu. Sanki;

‘Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz sensiz

Ne mülk ü mâl u câh ister, ne de zevk u safâ ister.’ beytinde Kezban’ın hali anlatılıyormuş biraz.

Aşk hakkında eskiler, ‘Aşk öyle alevdir ki; parlayınca maşuktan başkasını yakar mahveder.’ demişler. Sanki Kezban’ın başındaki sevdayı açıklıyordu bu. Ali aklına geldiği zaman her şey aklından silinip gidiyordu Kezban'ın.

Bu aşk da neymiş böyle? Akıl sır ermiyordu ki. Yine eskiler ‘aşkın da, âşıklığın da şerhini yine aşk söyledi.’ demişler. Her ağırlıklı söz gibi bu da ağırlıklı bir sözmüş. Aşkı eğip büzülen kelimelerle anlatmak ne mümkünmüş. Aşk anlatılmaz yaşanırmış.

***

Ali sabahları koyunlarını çıkarırken Kezban dam üstünün bir kıyısından onu gözlermiş. Işıl ışıl bakan gözlerle seyredermiş onu.

Ali artık son zamanlarda bir türkü tutturmuş kavalıyla, onun bestesini dillendiriyormuş.

Nasip olsa yine gitsem yaylaya

Doya doya baksam suna boyluya

Senin için yalvarayım Mevlâ’ya

Belki seni bana yazar Yaradan

***

Gayrı Ali de Kezban da başlarında bu sevdayı çekmeye devam ediyorlarmış.

***

Ali anasının verdiği mavi yazmayı torbasında taşıyıp duruyormuş. Bir fırsatını bulup Kezban’a verecekmiş onu.

Bir gün çayırdaki çeşmenin başında buluşmuşlar. Ali torbasındaki yazmayı çıkarıp Kezban’a uzatmış.

“Bu mavi yazmayı da ben sana armağan ediyorum Kezban.”

“Sağol Ali’m. Sağ ol. Çok mutlu oldum, çok sevindim.”

“Kezban sen hayatıma bir mânâ kattın. Sensiz hayatımın bir tadı ve mânâsı olmaz.”

“Benim de Ali’m, benim de.”

“Gündüz hayalimde gece düşümdesin.”

“Sen de benim Ali’m. Sen de benim gündüz hayalimde gece düşümdesin.”

“Anamı bubana dünür göndereceğim.”

“Ya bubam vermezse?...”

“O zaman kaçarız Kezban.”

“Tamam Ali. Kaçarız. Bir ağa kızı bir çobana kaçmış deseler de kaçarız.”

Onlar çeşmenin başında konuşup armağanlaşırlarken olan olmuş. Kezban’ın ağa bubasının vazifelendirdiği adam onları o halde görmüş. Meseleyi anlamış. Bunu hemen ağasına bildirmeliymiş. Ağasına yaranmak için iyi bir fırsat çıkmış. Bir kale fethetmenin verdiği bir sevinç yaşıyormuş ağanın adamı.

Haberi ağasına hemen vermiş.

“Ağam, dediğinde haklıymışsın. Kezban çeşmenin başında Çoban Ali’yle buluştu. Ali ona armağan verdi.”

Ağa kızmış, küplere binmiş. “Deme yahu. Ar, namus kalmamış bunda. Bir ağa kızı bir çobanla nasıl buluşur. Bir çobanla nasıl armağanlaşır. Görür onlar.”

***

Böylece zaman geçip gidiyormuş.

Ali de Kezban da artık bu işin bir sona bağlanmasını düşünüyorlarmış.

Ali gayrı anasına dayanamamış şunları söylemiş:

“Hanım anam, canım anam. Kadın anam, güzel anam. Gayrı dayanamıyorum. Kezban için dünür gitsen.”

Anası Ali’nin böyle bir istekte bulunacağını bekleyip duruyormuş zaman. İşin olmayacağını bile bile çalmış ağanın kapısını.

“Kapına geldik ağam.” demiş.

Ağa meseleyi tahmin ettiği halde yarı alaylı sormuş: “Nedir muradın kadın?”

“Ağam o dünyalar güzeli kızını oğlum Ali’ye istiyorum. Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızını oğluma istiyorum.”

Ağa dişlerini gıcırdatmış. Öylesine kızmış ki, yüzünden düşenin bini bir parçaymış. Ağalığın verdiği gururla Ali’nin anasına şunları söylemiş:

“Yüksek dağların başı dumanlı olur kadın. Bunu bilmez misin sen? Yüksek dağ başları baş döndürür. Oğlun başını yükseklerde gezdireceğine, dağın eteklerinde sürüsünü gütsün, dengini bulsun.”

Kadıncağız korktuğu cevabı almış. Süklüm püklüm eve dönmüş. Oğluna olanları anlatmış. Ali çok üzülmüş.

Sadece Ali değil Kezban da üzülmüş tabiî. Gayrı kaçmaktan başka çare olmadığını düşünmüşler.

***

Ağa adamını çağırmış tekrar. Ve demiş ki: “Gençlerin aklı başından yukarda gezer. Kezban bir yanlışlık yapıp o çoban parçasına kaçabilir. Sıkı takip et.”

“Tamam ağam.” demiş adamı yine.

***

Derken Ali ve Kezban’ın aşkı köyde iyiden iyiye duyulmuş. Köylü Ali’yi de Kezban’ı da severmiş. Onların kavuşmalarını istermiş köylü.

***

Adamı, ağasının emrini hassasiyetle yerine getiriyormuş. Evin avlu kapısını da, Kezban’ın kaldığı odanın kapısını da sıkı bir müşahede altında tutuyormuş.

Nitekim bir gece yarısı beklediği an gelmiş. Kezban kaldığı odadan çıkmış. Elinde bohçası varmış. Gayet yavaş ve sessiz hareket ediyormuş. Üst kattan avluya inmiş Kezban. Sonra avlu kapısından çıkıp gitmiş.

Ağanın adamı önce Kezban’ı durdurmak istemiş. Ama sonra fikrini değiştirmiş. Aklından şunlar geçiyormuş: ‘Kezban’ı durdurmayayım. O nasıl olsa o çoban bozuntusuyla buluşmaya gidiyor. Takip edeyim. Buluştukları yerde Ali’yi öldürürüm. Böylece de ağamı bu zilletten kurtarmış olurum.’

Ağanın adamı yanına yakın adamlarından birkaç kişi daha almış. Hepsi de silahlıymış adamların. Kezban’ı geriden geriye takip etmişler.

Çayırdaki çeşmenin başına gelmiş Kezban. Ali de oradaymış. Onun da elinde bir çıkın varmış.

İkisinin de heyecandan solukları kesilecek gibiymiş.

Ali soluk soluğa, “Dayanıklı ol Kezban.” demiş. “Yeni bir hayata geçiyoruz. Biraz param var. Garip anamın üç beş altını vardı. Onları bana verdi. Yabana gider, bir yuva kurarız.”

“Tamam Ali.” demiş Kezban. “Ben de biraz hazırlık yapmıştım.”

Birer ellerinde bohçaları varmış Ali ve Kezban’ın. Diğer elleriyle de birbirlerinin ellerini tutmuşlar.

“Hadi bakalım.” demiş Ali. “Buralardan hemen uzaklaşalım.”

“Hemen”

Ali ve Kezban tam koşmaya başlamışlar ki peş peşe tüfek sesleri duyulmuş.

Ali, “Yandım anam.” diye yere yıkılmış. Vücuduna birkaç kurşun birden saplanmış.

Kezban’a da birkaç kurşun saplanmış o da yere yığılmış.

Kezban yönünü köye doğru çevirerek şunları söylemiş:

“Buba bunu yapacağını biliyordum. Köpeklerini bize saldırtacağını seziyordum.”

Ali ve Kezban birbirlerine bakıyorlarmış. İkisinin de gözlerinden ölüme gittikleri anlaşılıyormuş.

Ali koynundan Kezban’ın armağanı olan beyaz mendili çıkarmış. Kezban da Ali’nin armağan ettiği mavi yazmayı çıkarmış. Birbirlerinin ellerini tutmuşlar. Diğer ellerinde armağanları varmış.

İkisinin de dudaklarından kan sızıyormuş.

“Mahşerde buluşmak üzere sevdiğim. Allah’ın, sevenleri mahşerde murada erdireceğine inanıyorum.”

“Mahşerde buluşmak üzere Ali’m. Ben de inanıyorum.”

Ağanın adamları yanlarına gelmişti. Büyük bir iş yapmanın gururunu yaşıyorlarmış.

Bu sırada köy tarafından çeşmeye doğru gelenler olmuş. Başlarında da ağa varmış.

Ağa, Ali ve Kezban’ın ölülerinin yanına gelmiş. Ağanın adamı, “Emrini yere getirdim ağam. Namusunu korudum.” demiş.

Ağa bir adamına bakmış, bir de Kezban ve Ali’nin ölülerine.

Ali’nin öldürülmesine mi sevinmeliydi, yoksa kızının ölümüne mi üzülmeliydi?

Bu sırada Ali’nin anası olanları duymuş, yana yakıla, döğüne döğüne hadise yerine seğirtmiş. Bir, oğlu Ali’nin ölüsüne; bir, Ağanın kızı Kezban’ın ölüsüne bakıp duruyormuş. Sonra Ali ile Kezban’ın birbirini tutmuş ellerinden o da tutmuş.

Sonra Ağa’ya dönmüş. Çığlık çığlık haykırmaya başlamış. Avazı çıktığı kadar bağırıyormuş.

“Ne istedin ciğer pare oğlumdan?!... Ne istedin ciğer pare kızından?!... Şu yalan dünyaya hepimiz sığardık. Hepimize yeterdi bu dünya. Ağa da olsan, paşa da olsun sonunda üç beş arşın bezle gitmeyecek misin bu dünyadan? A taş yürekli!... A kara kalpli!... Ne istedin birbirini seven iki âşıktan? Ne istedin gariplerden?”

Ali’nin anası o kadar içi yanık konuşuyormuş ki ne Ağa ne de adamları onca hakaretlere rağmen onu susturmaya teşebbüs edemiyorlarmış.

Ana yüreği bu. Öyle de bir ilenmeye başlamış ki, o sözlerin dirhemini yiyen köpek kudururmuş. Yine avazı çıktığı kadar bağırıyormuş ilenirken.

“Naha ayıbını gara topraklar örtsün!... Naha işşalah ciğerinin bağına pelit közü yapışsın!... Zank ölümünden geberesice!... Atılıp gidesice kuduz!... Canından ciğerinden yanasıca!... Cehennem kazanına düşesice!... Allah hekim bilmedik dertler versin!... Olmalara gomalara erme gara cavur!... Oduna ocağına bayguşlar dünesin!...”

 
Mevlana'dan Gothe'ye Sevgi Köprüsü
Roman
Yazar Mustafa AKGÜN   
<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-unhide:no; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman","serif"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-language:EN-US;} .MsoChpDefault {mso-style-type:export-only; mso-default-props:yes; font-size:10.0pt; mso-ansi-font-size:10.0pt; mso-bidi-font-size:10.0pt;} @page WordSection1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.WordSection1 {page:WordSection1;} -->

Eva bakışlarını etrafta dolaştırırken gözüne masanın üzerinde durmakta olan bir elmas takıldı. Elmasın göz alıcı yeşil bir rengi vardı. Eva bugüne kadar Fuad Dede’nin dünyalığa, gösterişe bir zaafının olduğunu görmemişti. Bu bakımdan onun masası üzerinde duran bu elmas parçası onu şaşırtmıştı. Onun kadar olmasa da yine şaşkınlığa yol açan bir şey daha vardı. O da masanın üstünde duran bu elmasın hemen yanında da simsiyah bir maden kömürü parçası bulunmasıydı.

Eva bakışlarını kütüphane içinde dolaştırmaya devam etti.

Odanın bütün duvarlarına raf yapılmış ve raflar kitaplarla doldurulmuştu. Binlerce kitap vardı raflarda. Eva bu odaya ilk defa girdiğinden dolayı kütüphaneyi ilk defa görmüştü. Çok şaşırmıştı Eva.

Eva raflara dizilmiş kitaplara göz gezdirmeye başladı. Gözüne ilk çarpan kitaplardan biri Dr. Sigrid Hunke’nin ‘Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi’ adlı kitabıydı. ‘Bu kitap buraya kadar gelebilmiş’ diye düşündü.

Osmanlı Tarihi adlı kitabı eline aldı Eva. Düşünmeye başladı: ‘Hayatımın son aylarına kadar Osmanlılardan ve Türklerden nefret etmiştim. Şimdi sanki günah çıkarma ihtiyacı hissediyorum. Yeni tanıştığım bu kültür dünyasından çıkan devlet adamlarının, yani Osmanlı padişahlarının büyük insanlar olduğuna peşinen inanıyorum.’ Eva o kitabı götürmek üzere ayırdı.

Devamını oku...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 Sonraki > Son >>

Haberler

Tamar - Ağrı'da İki Mevsim

News image

Tamar - Ağrı'da İki Mevsim Bir Coğrafyanın Kanayan YüzüTürk-Ermeni meselesini ele alan bir roman. Türk-Ermeni meselesini insanî ortak payda...

Devamını oku...

Hayat Değirmendir Döner

News image

Hayat Değirmendir DönerAyrılmış çiftlerin ve ortaya düşmüş çocuklarının yaşadığı hazin hikayeleri. Hiç yoktan ayrılmış Ali ve M...

Devamını oku...

Kürdün Gelini

News image

Kürdün Gelini DilanTürk – Kürt meselesini ele alan bir romanTürkiye’nin en ciddî problemlerinden biri olan Türk-Kürt meselesine birleşti...

Devamını oku...