Her Yüreğe Nakış Gerek
Her Yüreğe Nakış Gerek
Gönül Dağı
Gönül Dağı
Satı Gelinin Türküsü
Satı Gelinin Türküsü
Pınar (Şiirler)
Pınar (Şiirler)
Tamar - Ağrı'da İki Mevsim
Tamar - Ağrı'da İki Mevsim
Hayat Değirmendir Döner
Hayat Değirmendir Döner
Gönül Kemendi
Gönül Kemendi
Mevlana'dan Gothe'ye Sevgi Köprüsü
Mevlana'dan Gothe'ye Sevgi Köprüsü
Yahudinin Tahta Kılıcı
Yahudinin Tahta Kılıcı
Köln Diye Bir Yer
Köln Diye Bir Yer
Ağrı'da İki Mevsim PDF Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Roman
Mustafa AKGÜN tarafından yazıldı   
Ağrı'da İki Mevsim Kapak

Ağrı'da İki Mevsim

Bir Coğrafyanın Kanayan Yüzü

Türk-Ermeni meselesini ele alan bir roman.

Türk-Ermeni meselesini insanî ortak paydalarla ele alıp barış içinde yaşamaya yönlendirmeye çalışmaktadır. Ermenileri istismar eden batı toplumunun riyakârlığının neticesi ortaya çıkan korkunç hadiseler değişik yönlerden ele alınmaktadır.
Romanda bazı tarihi gerçekler de ele alınmıştır. Ermeni teröristlerin kendi ırklarından olanları bile menfur emelleri için öldürdükleri bilinmektedir. Nitekim Ermeni teröristler Artin ve Aşot, terör yanlısı olmayan Ermeni kadın Silva’yı kanlı bir şekilde öldürmüşlerdir.

Türk genci İsa ile Ermeni kadın Silva’nın kızı Tamar birbirlerini sevmektedirler. Gönül ferman dinlememektedir. Sağ duyu sahibi Nubar gibi Ermeniler ve Yahya Hoca gibi Türklerin birbirlerine dayanışması neticesi oyunların nasıl bozulabileceği ortaya konulmaktadır.

Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

ŞAMAR GİBİ YÜRÜYÜŞ
Silva’nın öldürülmesinden birkaç hafta sonra İstanbul’daki Türk–Ermeni dostluk derneği bir yürüyüş düzenlemişti. Yürüyüş İstanbul’un en büyük caddelerinden birinde yapılıyordu. Yürüyüşe Türklerden ve Ermenilerden büyük bir topluluk katılmıştı. Böyle bir kalabalığı dernek idarecileri beklemiyorlardı.
Kortejin en önünde “Türk-Ermeni Dostluk Derneği” yazan kocaman bir bez pankart vardı. Pankartın hemen peşinden Ermeni din adamlarıyla Türk din adamlarının kol kola yürümeleri çok mânâlı bir görünüm ortaya koyuyordu. Bez afişi terörist Ermenilerin öldürdüğü kişilerin resimleri ve diğer afişler takip ediyordu.
İlk resim Silva’nın resmiydi. Silva’nın resmini, kızı Tamar ve kocası Aram taşıyordu. Bu çok mânâlı idi. Çok kimsenin duygulanmasına sebep oluyordu. Nubar ve Eliza resmin peşi sıra yürüyorlardı. Yeprem, karısı ve oğlu da onlarla beraberdi.
Silva’nın resminden sonra Papaz David’in resmi geliyordu. Onu da dinî kisveler içinde Ermeni din adamları taşıyordu. David’in karısı ve iki çocuğu da resmin peşinden yürüyorlardı.
Taşınan resimler arasında Armen Penik’in resmi de vardı. Armen Penik, 1982 yılında Ankara-Esenboğa havaalanında gerçekleştirilen ve dokuz kişinin ölümüyle neticelenen Ermeni terörünü protesto için kendini yakmıştı.
Silva, David ve Armen Penik’in resimlerini bazı Batı ülkelerinde öldürülen Türk hariciyecilerinin resimleri takip ediyordu. Onları da resmî vazifelilerle beraber yakınları taşıyordu.
Resimleri, yazılı bez afişler takip ediyordu. Afişlerdeki şu yazılar dikkat çekiyordu:
“Teröre lânet olsun”
“Öldürenler uluslararası terör planlayıcılarının tetikçileridir”
“Her tetikçi bir aptaldır”
“Öldürdüklerinizin kanında boğulacaksınız”
“Türkiye Türk vatandaşlarınındır”
“Bizim başka vatanımız yok”
“Hepimiz Adem’in çocuklarıyız”
“İnsan haklarını savunan kuruluşlar nerede?”
“Kültür farklılıkları bir ülkenin zenginliğidir”
Yürüyüşçüler caddenin kenarına toplanmış halk tarafından büyük alkış alıyordu. Caddede bulunanlar, dükkân veya mağazasından çıkanlar yürüyüşün mahiyetini anlar anlamaz alkışlamaya başlıyordu. Alkışlar apartman veya evlerin pencere ve balkonlarından bakanlardan da geliyordu. Alkışlayanların bir kısmı alkışla tatmin olamıyordu. Heyecanını teskin edemeyip yürüyüşe katılanlar oluyordu. Böylece kalabalık arttıkça artıyordu.
Yürüyüş İstanbul caddelerinden insanların yüreklerinin derinliğine doğru devam edip gidiyordu.

Türk–Ermeni Dostluk Derneği ve Uluslararası bazı kuruluşların organizasyonuyla Paris’te bir simpozyum organize edilmişti. Simpozyumun gayesi Türkler ve Ermeniler arasında asırlardan beri süre gelen düşmanlıkların sebeplerini araştırmaktı. Çünkü bu mevzu üzerinde ilmî olarak durulmamış her önüne gelen bir şey söylemişti. Daha doğrusu bazı tarihçi ve basın–medya mensupları bazı çevrelerin yönlendirmesiyle yazıyorlardı. Yazılanların veya yazdırılanların ne yazık ki çoğu gerçek değildi. Bunlar para karşılığında yazılıyordu. Ne yazık ki bazı sanat çevreleri de gerek paranın etkisiyle gerekse Türkiye düşmanı olduklarından sanat adına bazı yanlışlıkları yapıyorlardı. Dolayısıyla bu alanda büyük bir bilgi kirlenmesi olmuştu.
Simpozyumla, işin ilmî olarak ele alınacağını, dolayısıyla gerçeklerin ortaya çıkacağını anlayan bazı çevreler organizasyonu yapanları tehdit ediyorlardı.
Nitekim Nubar’a da böyle bir telefon gelmişti. Telefondaki ses:
“Simpozyumun organizasyonundan vaz geçmezseniz sizi öldürürüz.” diyordu.
Nubar kararlı bir ses tonuyla cevap vermişti.
“Biz zaten ölmüşüz. Başkalarının ölmemesi için bunları yapıyoruz.”
Simpozyum günü gelmiş, vazifeliler ve dinleyiciler salona toplanmaya başlamışlardı. Fransa, Kanada, ABD ve Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkeden dinleyici simpozyuma katılmıştı. Dinleyiciler arasında ön sıralarda Nubar, Aram, Tamar, Eliza, David’in karısı ve çocukları, Yeprem, karısı ve oğlu göze çarpıyordu. David’i Paris’te ağırlayan Türk arkadaşı Yakup da dinleyiciler arasında idi.
Konuşmacılar sahnede yerlerine oturmuşlardı. Cephede Ermeni teröründe öldürülenlerin resimleri asılmıştı. Bunlar arasında Papaz David, Silva ve bazı Türk hariciyeciler göze çarpıyordu.
Simpozyumun başlama saati gelmişti. Salon bir sessizliğe gömüldü. Dinleyicilerin meraklı bakışları önünde Ermeni Tarih Profesörü Apik Bedrosyan ve Türk Tarih Profesörü Mülayim Bora beraberce mikrofona yürüdüler. Kendilerini tanıttılar:
“Ben Tarih Profesörü Apik Bedrosyan. Ermeniyim.”
“Ben Tarih Profesörü Mülayim Bora. Türküm.”
Apik konuşmaya başladı.
“Burada çok mühim bir mevzuda simpozyum yapıyoruz. Bu simpozyumda Türk–Ermeni münasebetlerini, dostluklarını, düşmanlıklarını bilim adamının şerefine yakışır bir şekilde objektif olarak ele alacağız.”
Apik’in peşinden Mülayim şu cümleleri söylüyordu.
“Terörün ortadan kaldırılması için, Türklerle Ermenilerin huzur içinde beraberce yaşamaları için bütün gücümüzle çalışacağız.”
Profesörlerin sözleri biter bitmez salonda aniden büyük bir alkış koptu ve dakikalarca sürdü.
Tamar, Aram ve Nubar daha bir kuvvetli alkışlıyorlardı. Mülayim şu sözleri ilave etti:
“Bunları dünya kamu oyu önünde haykırıyoruz. İlim namusu olan, bilgi seviyesine güvenen, yüreğine güvenen, insan haklarına saygılı olan herkesi bu gerçeklerin ortaya çıkması için çalışmaya çağırıyoruz. Bu hususiyetleri taşımayanlara zaten sözümüz yoktur. İlim namusu olmayan, cahil ve kara vicdanlıların böyle bir toplantıya yakışmayacakları aşikârdır. ”
İki gün süren simpozyum sonunda ileride bir tarihte yeni bir simpozyum yapılması kararlaştırıldı. Gelecek simpozyumda daha geniş bir bilim adamı kitlesine ulaşmak için planlamalar yapıldı. Tarihî gerçeklerin her ülkeden tarafsız bilim adamlarınca dile getirilmesine zemin hazırlanması hedefleniyordu.

BİR GARİP DÜNÜRLÜK
Tamar, Zekeriya ve Meryem’in davranışlarından cesaret alarak onları ziyarete gitti. Elinde büyükçe bir poşet vardı. Hoşbeşten sonra Tamar hemen söze girdi.
“Zekeriya amca ve Meryem teyze!... Sizin hoşgörünüze dayanarak bir mesele açmak istiyorum. Müsaade eder misiniz?”
Meryem müşfik bir sesle, “Elbette kızım.” dedi. “Ancak şu koltuğa otur da rahat konuş.” Tamar, Meryem’in gösterdiği koltuğa oturdu. Meryem ve Zekeriya da birer koltuğa oturdular.
Meryem’in şefkatli davranışı, Tamar’ı rahatlatıyordu.
“Biliyorsunuz annemi çok vahşî bir şekilde öldürdüler. Hepimiz acılıyız. Babam ve dedem üzgünler, ama onlar acıya dayanabiliyorlar. Ben henüz çok gencim. Ben acıya dayanamıyorum. Bir desteğe ihtiyacım var.”
Meryem, “Senin için ne yapabiliriz hanım kızım?” dedi.
Zekeriya da benzeri duyguları ifade ediyordu: “Yapabileceğimiz her şeyi yapmaya hazırız. Yeter ki elimizden bir şey gelsin.”
Tamar çekingen bir tavırla konuşmaya devam etti: “Biz oğlunuz İsa ile birbirimizi seviyoruz. Eğer olumlu karşılarsanız evlenmek istiyoruz.”
Zekeriya ve Meryem birbirlerine baktılar.
Meryem, Tamar’ı daha da rahatlatmak istiyordu. “Ben zaten böyle bir şeyi seziyordum.”
Zekeriya da katkıda bulundu. “Senin gibi güzel bir kızın gelinimiz olmasından çok memnun oluruz.”
Tamar; Meryem ve Zekeriya’nın davranışlarından çok mutlu olmuştu. Yahyâ Hoca’nın bu hususta söylediklerini aktardı.
“Yahyâ Hoca daha önce bizim evliliğimizin dinî yönden mahzurlu olmadığını söylemişti.”
Zekeriya ve Meryem gülüştüler. Zekeriya havanın daha da yumuşamasını istiyordu. Araya espri sokuşturdu. “Demek fetvasını bile aldınız ha.”
Meryem gülüşünü arttırarak, “Bizim haberimiz olmadan neler yapmışlar meğer.” dedi.
Zekeriya mevzuu bağladı: “Siz birbirinizle anlaştığınıza göre bize düşen size yardımcı olmaktır. Sizin mutluluğunuz bizim mutluluğumuzdur.”
Tamar çok sevinmişti. “Sahi mi söylüyorsunuz?”
“Elbette...”
“Çok teşekkür ederim. Ne kadar anlayışlısınız.”
Tamar, Meryem ve Zekeriya’ya sarılıp ellerini öptü: “Müsaade ederseniz Türk usulü elinizi öpmek istiyorum. Ne kadar mutluyum bilemezsiniz. Acılarımı ancak böyle bir mutluluk duygusuyla bastırabilirdim. Size çok minnettarım.”
“O nasıl söz kızım!...”
Tamar, “İsa bu hadiseden habersiz.” dedi. “Ona tam bir sürpriz olacak.”
“Haydi hayırlısı.”
Tamar, minnet dolu bakışlarla Meryem ve Zekeriya’ya bakıyordu. “Güzel duygular yaşamaya ne kadar ihtiyacım var bir bilseniz. Bu evlilikle bu duyguları yaşayacağımı sanıyorum.”
Meryem, “İnşallah sevgili kızım.” dedi.
Zekeriya yeni bir espri sokuşturdu: “Artık gelinim diyelim hanım. Nasıl olsa işi pişirmişler.”
Meryem gülerek, “Öyle olsun.” dedi.
Tamar’a bakarak, “Sevgili gelinim.” dedi.
Tamar getirdiği poşeti Meryem’e göstererek, “Bunda ne var biliyor musun?” diye sordu. Meryem, “Nasıl bilebilirim ki?” dedi.
Tamar çok duygulu bir sesle, “Hatırlar mısın annemle sana anuşabur getirmiştik. Annemin sana son gelişi idi o.” dedi. Meryem de duygulanmıştı. “Evet son gelişi idi.” dedi o da.
“O gün sen annemin ricası üzerine bu bohçayı ona vermiştin. Kendi ellerinle işlediğin bohçayı ona vermiştin. Farkında mısınız, o bohçayı sen ben müstakbel gelininiz ben Tamar için işlemişsiniz. Yani gelininiz ben Tamar için.”
Meryem aynı duygulu sesle, “Allah’ın hikmeti. Kısmetimiz senmişsin Tamar kızım.” dedi.
Duyguları Tamar’ı coşturmuştu. Coşkunluk içinde konuşuyordu: “Ben Ermeni kızı Tamar. Anadolu toprağında yaşayan her genç kız gibi benim de hayallerim. Hülyalar kurmuştum. Bu topraklarda, bu kültür ikliminde yaşayan her genç kızın hayalleri ve hülyalarıdır bunlar. Hayallerim, hülyalarım gerçek oldu.”
Tamar’ın gözlerinden yaşlar sızıyordu. Onun duygulu hali ve duygulandıran konuşmaları Meryem ve Zekeriya’yı etkilemişti. Meryem’in de gözlerinden yaşlar sızıyordu. Zekeriya göz yaşlarını zor tutuyordu.
Tamar ayağa kalktı. “Hayallerimin ve hülyalarımın gerçek olmasında asıl rolü siz Türkler oldunuz. Size şükranlarımı sunuyorum.” Tamar Meryem ve Zekeriya’nın ellerini tekrar öptü. “Diliniz ve adetinizle size veda edeyim. Allah’a ısmarladık.”
Tamar çıkıp gitti. Meryem ve Zekeriya aynı duygu yüküyle onun arkasından bakıyorlardı.

Söz ve nişandan sonra İsa ve Tamar mezarlığa ziyarete gittiler. Haç işaretli mezarlar arasında yavaş yavaş ve sessizce yürüdüler. Silva ve David’in mezarlarının yanına kadar geldiler. Getirdikleri çiçekleri her iki mezara bıraktılar. Tamar elinde olmayarak ağlamaya başladı. Ağlarken elinde olmayarak hıçkırıyor, vücudu sarsılıyordu. İsa, onu omuzlarından tuttu.
“Dayanıklı olmalısın Tamar. Sabırlı olmalısın.”
Tamar başını İsa’nın omzuna yasladı. “Elimde değil İsa. Kendimi tutamıyorum.”
“Ne yapalım hayat bu. Acıyla tatlı, zorla kolay, çirkinle güzel, kötüyle iyi iç içe, peş peşe. Buna da katlanacağız.”
Tamar başını İsa’nın omuzlarına dayadı. İsa’nın sözlerine göz yaşlarıyla katılıyordu.

DÜĞÜN
AĞRI’DA İKİ MEVSİM
Tamar ve İsa’nın düğün günü gelmişti. Hem Türk hem de Ermeni pek çok davetli düğüne katılmışlardı.
Tamar, Türk usulü gelinlik giymişti. Çok mutlu görünüyordu. İsa da damatlık elbise içinde çok mutluydu.
Nubar, Aram, Meryem, Zekeriya, Eliza, Yahyâ Hoca, Hatice, Yeprem ve eşi de sevinç ve mutluluk içinde idiler.
Düğün salonu mübalâğalı şekilde süslenmişti. Hem Türk hem de Ermeni geleneklerine göre eğlence tertibi yapılmıştı.
Müzik grubu Sarı Gelin türküsünün melodisini çalıyordu. Tamar ve İsa kol kola davetliler arasında dolaşmaya başladılar.
Yahyâ Hoca, Nubar’la beraber oturmaktaydı. Herkes sevinç içinde yiyip içiyor, eğleniyordu.
Yahyâ Hoca, “Acıyla tatlı birbirine ne kadar yakın Nubar amca.” dedi. “Kızınızı kaybettiniz. Ama şimdi de torununuzun mürüvvetini görüyorsunuz.”
“Öyle Yahyâ Hoca.” dedi Nubar. “İçimde hüzün ve sevinç dalgaları birbirlerini kovalayıp duruyorlar. Kızım Silva sağ olsaydı da şu manzarayı görseydi, ne kadar mutlu olurdu. Türkleri severdi Silva.”
“Biz de onları hoş tutardık Nubar amca. Şu semtte çok uzun yıllar komşuluk yaptık. Acılı günlerimiz oldu, üzüntülü günlerimiz oldu. Hep birbirimize destek olduk.”
“Öyle tabi. Araya bu düşmanlıkları sokanların Allah belâsını versin.”
Tamar ve İsa, dedesinin oturduğu masaya kadar geldiler. Sevinç içinde kucaklaşıp öpüştüler.
“Allah mesut etsin kızım. Allah mesut etsin oğlum.”
Nubar, Tamar’ın boynuna bir kolye taktı. İsa’ya da bir altın saat hediye etti.
Tamar ve İsa, “Sağ ol dedeciğim.” diyerek teşekkür ettiler.
Yahyâ Hoca, “Allah sizleri mesut etsin.” dedi. Sonra da gülümseyerek şu sözleri ilâve etti: “Size bir şey hatırlatmak istiyorum sevgili gelin hanım ve damat bey.”
Tamar ve İsa sevinç içinde, “Ne hatırlatacaksınız hocam?” dediler.
“Hatırlarsanız bizim eve geldiğiniz gün size bir şey söylemiştim.”
“Biz heyecandan hatırlayamıyoruz.” dedi Tamar. “Lütfen siz hatırlatın hocam.”
“Günün birinde sizin nikâhınızı zevk alarak ben kıymak isterim demiştim.”
İkisi de sevinç içinde cevap verdiler.
“Evet hatırladık.”
“Tabi tabi, hatırladık.”
“Düğünden sonra bizim evde sizin dinî nikâhınızı kıyacağım. Sizi nikâh için bekleyeceğim.”
“Seve seve.” dedi İsa.
“Bundan büyük bir gurur duyarız.” diye ilâve etti Tamar.
Yahyâ Hoca, “Çam sakızı çoban armağanı derler. Ayrıca size bir hediyede bulunmak istiyorum.” Yahyâ Hoca bunu söyledikten sonra masanın üzerinde durmakta olan poşeti açtı. İçinden çok güzel ambalajlanmış bir paket çıkardı. Ambalajı açtı. Ortaya bir küçük ağaç tablo çıktı. Tabloda çok itina ile oyulmuş bir yazı vardı. Tamar ve İsa yazıyı birlikte okudular:
“Beşikte sadece üç kişi konuşmuştur. Bunlardan biri Meryem oğlu İsa’dır. Hz. Muhammed”
Yahyâ Hoca açıklama yaptı: “Bu, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed’in Hz. İsa Peygamber hakkında söylediği bir sözdür. Ancak Hz. İsa da bizim peygamberimizdir.”
Tamar, “Harika!...” diye atıldı. Yahyâ Hoca devam etti: “Benim elimden biraz hat ve oyma sanatı gelir. Zaman zaman bu işlerle meşgul olurum. Bu tabloyu sizin için kendi ellerimle yaptım.”
“Çok mânâlı! Bu bir sanat eseri.” dedi Tamar. Çok duygulanmıştı. “Onu evimizin en göze çarpan yerine asarız.” İsa’ya dönerek, “Değil mi İsa?” diye sordu. “Elbette” dedi İsa.
Sarı Gelin türküsünün melodisi devam ediyordu.
Tamar ve İsa diğer misafirlere de teşekkür için oradan ayrıldılar.
Nubar, Yahyâ Hoca’ya duygularını ifade ediyordu.
“Biliyor musun Yahyâ Hoca. Öyle bir duygular kumkuması yaşıyorum ki...”
“Elbette Nubar amca. Başından geçen hadiseler herkesin dayanabileceği hadiseler değil.”
Nubar, derinden gelen bir sesle derin mânâlar ifade eden şu sözleri söyledi:
“Sanki Ararat Dağı bir ayna. İki yüzü olan bir ayna. Bir yüzünde kalbi kötü olanlar kendilerini görüyorlar. Kötü duygular ve fiiller içinde boğuluyorlar. Onların işleri, nefret, cinayet... Ararat’ın bu yüzü, bilim adamımız David’i aldı. Kızım Silva’yı aldı. Nice kimselere kirli işler yaptırdı. Geçmişte de çok kimse almıştı. Kim bilir bundan sonra da alacak.”
Yahyâ Hoca çok üzüntülü bir sesle, “Artık bu can alma işi bitmeli.” dedi.
Nubar, “Evet” diye ona katıldı ve devam etti: “Ararat’ın diğer yüzü de bana saadet yaşatıyor. Torunum Tamar bir Türkle evlendi. Mutluluğa adım attı. Ağrı’nın bu yüzü pek çok Ermeni’ye mutluluk yaşattı. Sevgi iklimi meydana getirdi. Ağrı’nın iki yüzü. Nefret ve sevgi...”
Yahyâ Hoca’yı elinden sıkı sıkı tuttu Nubar. Onun gözlerinde gözlerini sabitleştirdi.

“Yahyâ Hoca” dedi. “Sanki Ağrı’da iki mevsim var. Bir tarafta donduran soğuğuyla, karıyla, buzuyla kış. Esip savuran fırtına, bora, kasırga… Diğer tarafta ışıl ışıl güneşiyle bahar. Ilık ılık yeliyle gönülleri yumuşatıyor. Baharla Ağrı, üzerine rengârenk çiçeklerden nakışlar işlenmiş yemyeşil elbise giyiyor. Ağrı’da İki Mevsim.”
 

Haberler

Ağrı'da İki Mevsim

News image

Ağrı'da İki MevsimBir Coğrafyanın Kanayan YüzüTürk-Ermeni meselesini ele alan bir roman. Türk-Ermeni meselesini insanî ortak paydalarla ele...

Devamını oku...

Hayat Değirmendir Döner

News image

Hayat Değirmendir DönerAyrılmış çiftlerin ve ortaya düşmüş çocuklarının yaşadığı hazin hikayeleri. Hiç yoktan ayrılmış Ali ve M...

Devamını oku...

Kürdün Gelini

News image

Kürdün Gelini DilanTürk – Kürt meselesini ele alan bir romanTürkiye’nin en ciddî problemlerinden biri olan Türk-Kürt meselesine birleşti...

Devamını oku...