Haber Beslemeleri
RSS 2.0
Mahmud Sami Ramazanoğlu
Mahmud Sami Ramazanoğlu
 Fiyatlar için arayabilirsiniz.
Gönül Kulübü
Gönül Kulübü
7 YTL
Yeni Odak Dergisi Mart 2008 Sayısı
Yeni Odak Dergisi Mart 2008 Sayısı
5 YTL
Tasavvufun Özü Gönül Bayramı
Tasavvufun Özü Gönül Bayramı
 Fiyatlar için arayabilirsiniz.
Pınar (Şiirler)
Pınar (Şiirler)
 Fiyatlar için arayabilirsiniz.
Damlalar Birikir Göl Olur
Damlalar Birikir Göl Olur
3 YTL
0 YTL
Kazancınız: 3 YTL
Hayat Değirmendir Döner
Hayat Değirmendir Döner
7 YTL
Her Yüreğe Nakış Gerek
Her Yüreğe Nakış Gerek
 Fiyatlar için arayabilirsiniz.
Kürdün Gelini Dilan
Kürdün Gelini Dilan
8 YTL
Sekiz Elmaslı Kolye
Sekiz Elmaslı Kolye
2 YTL
ANASAYFA
Yahudinin Tahta Kılıcı PDF Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 3
Kötüİyi 
Yazar Mustafa AKGÜN   
Yahudinin Tahta Kılıcı Kapak

Yahudinin Tahta Kılıcı

Siyonist, Mason ve Sabetayistleri bilinenlerden farklı bir biçimde delillerle ortaya koyan bir araştırma kitabı. Türkiye, İslâm dünyası ve Üçüncü Dünya ülkelerinin geri kalış esbepleri. Başta Avrupa ve Amerika olmak üzere bütün dünyayı mengenede tutan korkunç yer altı teşkilâtları. Bunların hepsi sadece birkaç aileden ibarettir.

Kitaptan alıntı yazımız devamında

CUMHURİYET DEVRİ TÜRKİYESİ VE YAHÛDİLER

DURUM TESBİTİ

O koskoca Osmanlı Devletinin yerine Avrupa'nın ölçüle­rinde küçük bir Türkiye Devleti kurulmuştur. Kurulmuştur amma öyle olduğu halde bile Siyonist-Yahûdi nazarını hiç bir zaman bizim üstümüzden çekmemiştir. Türkiye'yi hariciye, eğitim, kültür-sanat, fikir hayatı, basın-medya, siyaset, sosyal hayat gibi yönlerden hep etki altında tutma gayretleri içinde bulunmuştur. Onun çalışmaları sonunda da insanımız pek çok güzel hasletini kaybetti. Cumhuriyet devrinde maddî, manevî her yönden geri gidişimizin temelinde bu yatmaktadır. Hâlâ da geri gitmekteyiz. İçinde bulunduğumuz durumu şu teşbih­lerle anlatmamız mümkündür.

Vücudunun her tarafı çıbanlarla kaplı bir adam düşüne­lim. Adamcağız kolundaki çıbanı kurutmak için toz ve merhem sürüyor. Kolundaki çıban kurur gibi oluyor, fakat bu sefer sırtındaki çıban azıyor. Sırtındaki çıbanı kurutmak için toz ve merhem sürüyor, o kurumaya başlıyor fakat bu sefer bacağındaki azıyor. Velhasıl bu adam çıbandan kurtulamıyor. Halbuki bu adamın yapacağı en akıllı iş iyi bir antibiyo­tik tedavisi görmektir. Çünkü vücudunun her tarafını saran onca çıbanın sebebi kanındaki mikroptur. Bu mikrobun kı­rılması ise ancak iyi bir antibiyotik tedavisiyle mümkündür. Bu tedaviden sonra ancak o adam sapasağlam bir vücuda sahip olabilir.

Bizim de millet olarak bu hastalıklardan kurtulmak için perde gerisinde, görünmeyen oyunlara gelmemek mecburiyetimiz vardır. Gözü açık ve basiretli olmamız gerek­mektedir. Ancak o şekilde kurtulabiliriz.

Vahşî hayvanların yaşadığı bir orman düşünelim. Yolu her nasılsa buraya düşmüş bir adam, yorgunluktan uyuyakalmış. Uykudan uyandığı zaman etrafındaki vahşî ortamı görünce korkudan ürpermeye başlar. Çünkü ormanda aslan, kaplan, sırtlan başta olmak üzere bir sürü yırtıcı ve vahşî hayvan vardır. Bu adam acaba bir daha uyumaya yeltenir mi?

İşte bizim için perde gerisindeki düşmanlar da buna benzerler. Gecenin karanlığında görülmezler ama, inancımıza, ahlâkımıza, toprağımıza ve hattâ hayatımıza kast ederler. Bu tehlikeleri görenler acaba gaflet uykusuna devam edebilirler mi?

Aslan hayvanların kralıdır. Sırtlan, çakal, köpek, kedi, fare hiçbir hayvanın ona karşı gelmesi mümkün değildir. Çünkü onun pençesi altında ezilmeyecek hayvan yoktur.

Ancak bu aslanın pençesi sökülünce durum değişir. Köpek gelir, bacağını ısırır, aslan bir şey yapamaz. Kedi gelir yüzünü tırmalar, aslan bir şey yapamaz. Fare gelir gözünü oyar, aslan yine bir şey yapamaz.

Niçin?

Artık aslanın pençesi sökülmüştür de onun için. Halbu­ki aslanın pençesi varken, köpeğin de, kedinin de, farenin de herhangi bir küstahlık yapması mümkün değildi. İşte mânevîyatını kaybetmiş, mücadele azmi kırılmış, şuursuzlaşmış Müslüman da, bu pençesi sökülmüş aslana benzemektedir. Düşmanları bin bir türlü kötülüğü yapıyor da onlara karşı koyamıyor.

TÜRKİYE İKİYÜZLÜLER CENNETİ

Türkiye'mizde ne yazık ki iyiye doğru gidiş göremiy­oruz. Halbuki yönetim kadrosunda vatan ve milletini seven pek çok kimse var. Ona rağmen ilerleyemiyoruz. Bazı mühim noktaları ele geçirmiş gizli düşmanlar sinsi çalışmalar yapmakta, ilerlememize mani olmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Cumhuriyet devri Türkiyesi tabiri caizse bir ikiyüzlüler cenneti durumundadır. Devletimize, milletimize ve toprak bütünlüğümüze kast edenler vardır. Bunlar raconu değiştirmişler, eskiden olduğu gibi açıktan mücadele etmemekte, gizliden mücadele etmektedirler.

Şu memleketin asli unsuru Müslümanlardır. Ancak bunun yanı sıra Yahûdi, Ermeni, Rum gibi bir takım azınlıklar da vardır. Bunlar gerek Osmanlı devrinde ve gerekse Cumhuriyet devrinde hiçbir insan haklarına halel gelmeden yaşamaktadırlar. Bundan tabi bir şey olamaz. Ancak her kitlenin olduğu gibi bunların içinden de bazı kötü fikirliler çıkmıştır. Bu kötü düşünceliler gizli bir takım çalışmalarla devletimizin üzerindeki emellerini gerçekleştirmeye çalışmışlar, çalışmaktadırlar. Bu kadar karamsar olunmaması gerektiği şeklinde düşünenler olabilir. Bu düşüncede olanlara şöyle bir benzetme yapmak istiyoruz.

Denizin dibinde bir denizaltıda olduğumuzu düşünelim. Eğer bu denizaltıda en ufak bir delik ve yarık varsa içeri su sızmaya başlar ve denizaltı batar. Devlet ve cemiyet yapısında da en ufak ihmalle sinsi düşmanlarımız sızar ve kendi menfur emelleri için fırsatları değerlendirir.

Bu mevzuda sadece iki örnek işin boyutlarını gösterm­eye yetip artıyor.

Selânikli Yahûdi Moiz Kohen, Munis Tekinalp takma ismiyle yazılar, kitaplar yazmıştır. Tebası bulunduğu Osmanlı Devleti aleyhinde uluslar arası toplantılarda konuşma yapabilmektedir. Şu sözler onun 1909'da Hamburg'da yapılan Dünya Siyonist Kongresinde yaptığı konuşmadan bir kısımdır:

“Anti-Siyonist düşünceden uzak kalmış tek ülke Türkiye'yi bizler, zamanımızın Kenan ülkesi, İsrail Oğullarının Kutsal Toprakları olarak değerlendiriyoruz.”

Ermeni Hamparsum Boyacıyan'ın durumu ise bir başka enteresandır.

“1894'te Sason'da Osmanlı Devletine karşı Ermeniler isyan çıkarmışlardır. Bu isyanın lideri Hamparsum Boyacıyan'dır. İsyanda, kaçarak canını kurtarabilen H. Boyacıyan 1908'de ilân edilen II. Meşrutiyette Harput Mebusu olarak Meclis-i Mebusana girmiştir.”

Günün birinde Uluslararası anlaşmalar ayağından Apo serbest bırakılabilir, daha sonra da milletvekili seçilirse hiç şaşmamak gerekir. Çünkü yukarıdaki örnek tarihin say­falarında kayıtlı bir hâdisedir.

Bu örnekler, pek çok örnekten sadece ikisidir. Bu sayı o kadar çok ki ne yazık ki Türkiye'miz için ‘ikiyüzlüler cenneti’ tabirini kullandırmaktadır.

İsrail ve Ermenistan, Türkiye Devletimizin üzerinde sinsi çalışmalar yapmaktadır. Politika, basın, ekonomi başta olmak üzere etkili alanlarda bazı mühim yerlere çöreklen­mişler belli bir güce ulaşmışlardır. Bu kişiler devletimiz aleyhine çalışmalarını sürdürmekte, kendi ideolojileri için gerekeni yapmaktadırlar.

YAHÛDİLER VE LOZAN BARIŞI

Lozan Barışıyla Türkiye, tabiri caizse prangalanmıştır. Lozan Barışı’nda kabul edilen gizli ve açık maddelerle Türkiye’nin idaresine bir nevi ipotek konmak istenmiştir. Gizli esaret, sömürü, işkence, toplum dramı iç içedir Lozan Hâdisesinde. Kadir Mısıroğlu, ‘Lozan Zafer mi, Hezimet mi?’ sorusunu kitabına isim yapmış. Lozan Barışını pek çok yönüyle ele alıp incelemiş. Lozan Ismarlama Tarihçilere göre zafer, gerçek tarihçilere göre hezimettir. Ülkemizin dominant unsur ve kültürü olan Müslümanlık ve Türklük sanki azınlık durumuna düşürülmüştür Lozan’da.

Kurtuluş Savaşından sonra Lozan’a bir murahhas heyetin gitmesi gerekiyordu. Lozan’a gidecek heyet 23 Nisan 1920 de toplanmış meclis içinden seçilirse bu Batılılar için uygun değildi. Çünkü bu meclis Hasan Basri Çantayların, Mehmed Akif Ersoyların, Ali Şükrü Beylerin ve benzeri Müslüman şahsiyetlerin bulunduğu bir meclisti. Bu meclisten Batılıların isteklerine boyun eğecek bir heyetin seçilmesi mümkün değildi.

Meclis yenilenmeliydi ve 1923 yılında yenilendi. Tayin usulüyle seçilen yeni milletvekillerinin tamamına yakını Batı taraftarı, Laiklik taraftarı idi. Bunun demokrasiyle, halk iradesiyle uzaktan yakından alâkası yoktu. Çok garip bir Demokrasi uygulamasıydı bu tabi. Ama Ismarlama Tarihçiler almışlar ellerine kalemi Lozan Barış anlaşmasının faziletinden bahsedip cayır cayır tarih döktürmüşlerdir.

Yeni Meclis, İsmet İnönü başkanlığında bir murahhas heyeti Lozan’a göndermeyi kararlaştırdı. Halbuki İ. İnönü, İstiklâl Savaşının başlayacağı sıralarda Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta ‘Amerikan mandası’ isteyip savaşa gerek görmemişti. Yani mandacı bir zihniyeti vardı. Ne yazık ki bu kabil hâdiseler tarihimizde çok görülmüştür. Kahramanca savaşan, hattâ şehid olanlar bu vatanın has evlâtlarıdır. Ancak parsayı toplayan, samanlıkta saklanan tilkiler olmuştur. Bu kafa devam ettikçe de bu kabil hâdiseler devam edip gidecektir.

Heyet İsviçre’nin Lozan şehrine geldiğinde Yahûdi Heim Naum tarafından karşılandı. Ki Heim Naum Osmanlı Devletinin son zamanlarında İttihatçılar tarafından Hahambaşı yapılmıştır. Hahambaşılığı sırasında Siyonistleri desteklediğini açıktan açığa ortaya koymuştur. Onun bu tavrı Siyonistler için bir moral kaynağı oluyordu.

Lozan görüşmelerine başlarken olan bazı hâdiselere A. Galanti şu şekilde temas ediyor:

“Cenevre Türk Mûsevîleri cemaati, Lozan Konferansına giden Türk Heyeti şerefine bir ziyafet vermiştir. Ziyafet müteakip Cenevre Hahambaşısı Mösyö Ginsburger, Türk Heyeti Murahhası Reisi İsmet Paşa’ya hitaben irad ettiği hoşamedi nutkuna cevaben İsmet Paşa, bir kısım Türk Mûsevîlerine taalluk eden ve âlem-i Mûsevîyatta fevkalâde iyi bir tesir bırakan siyasî bir nutuk irad etmiştir.”

Lozan görüşmelerinin açık ve gizli maddelerinin tesbitinde Yahûdi Heim Naum asıl rejisörlüğü yapmıştır. Lozan'la başlayan kökümüzden koparılma operasyonu böylece tatbik edilmeye başlanmıştır.

Heim Naum, hakkında ayrıca şu bilgileri de kaydedebiliriz:

“Heim Naum (1872-1960) da, yeni rejime kendi lehlerinde fevkalade bir nazarla bakıyor, yasak kararların kaldırılması için Jön Türkleri sıkıştırmaya başlıyordu.”

“Naum öteden beri Jön Türklerle ilişkisi olan birisiydi. Bu ilişkiler, Paris’te başlamış, giderek artmış ve Jön Türkler ihtilâl yapınca bunu İstanbul’a çağırarak Türkiye Yahûdilerinin Baş hahamlığına getirmişlerdi. Siyonistlerin yörüngesine giren H. Naum, Siyonist teşkilatı ile Jön Türkler arasında arabuluculuk görevi yapıyordu.” (The Young Turks and Zionism: Some Comments, M. Wacop Landau, sh. 722)

Ne gariptir ki aynı Heim Naum 1950'li yıllarda Mısırdaki Cemal Abdünnasır’a da Arap Milliyetçiliği dersleri vermiştir.

Tıpkı Suriye Baas Partisinin de Irak Baas Partisinin de akıl hocalarının Yahûdi Mişel Eflak olduğu gibi.

Tıpkı Türkiye’de Türkçülük, ırkçılık hareketini başlatan Ziya Gökalp’in akıl hocasının Moiz Kohen Siyonist Yahûdisi olduğu gibi. Nitekim bu hususa ilerleyen sayfalarda daha geniş olarak temas edilecektir.

İşte Yahûdi Heim Naum rejisörlüğünde Lozan’da yanlış bir turnikeye düşürülen Türkiye’de her yönden bir baş aşağı gidiş başlamıştır.

YAHÛDİLER VE YENİ EĞİTİM SİSTEMİ

Siyonistlerin dünya hegemonyası kurma ideolojisine tek ve en ciddî engel İslâmiyet’tir. Gerek Kur’an Ayetleri, gerek İslâm Peygamberinin Hadisleri Siyonist-Yahûdilerin nasıl bir millet olduklarını, nasıl bir cibilliyete sahip bulunduklarını açık açık ifade ediyordu.

Onun için Türkiye’de yetişecek gençliğin İslâmı öğrenerek yetişmesi değil, İslâm'a aykırı bilgilerle donatılarak yetiştirilmesi en akılcı yoldu Siyonist-Yahûdi için. Onun için Türkiye’de gizli bir hakimiyet kurmak istiyordu. Bu hususta batılılar da Yahûdilerle aynı düşüncedeydi. Bu hususta şu kayıt çok dikkat çekicidir:

Ali Çankırılı, eserinde (86) bir Amerikan kütüphanesindeki “The Sleeping Giant of Anatolia” (Anadolu’nun Uyuyan Devi) adlı kitaptan şu cümleleri aktarıyor: “Türkiye Anadolu’nun bir devidir. Onu uyutmak bize çok pahalıya mal oldu, ama değdi. Onu uyutmayı başaran bizler uyanmaması için de hiçbir tedbiri elden bırakmamalıyız. Uyanışına vesile olacak en küçük bir kıpırdanmayı zamanında bastırmalıyız. Onu uyandıracak tek güç İslâmiyettir.”

Bu çevrelerin bazı tedbirler alması gerekiyordu. Önce Türkiye’de yetişen gençliğin İslâmî bilgilerle donatılmış olarak yetiştirilmesi tehlikesi ortadan kaldırılmalıydı. Bunun yolu ise elbette eğitimden geçecekti. Yahûdi köşe başını tutmuş Masonlar vasıtasıyla istediği eğitim sistemini ortaya koydu. Ders kitaplarının çoğunu Mason ve Sabetayistler yazıyordu. Bu yazarların bir kısmı takma isim kullanıyorlardı.

Burada H. Ford’un kitabından kısa bir bölüm alalım:

“Yabancı milletlerin millî eğitimlerini öyle yönetmeliyiz ki, teşebbüsü ele almaları gereken kritik anlarda, çaresizlikten elleri yanlarına düşsün”

Yahûdi, Türkiye’deki gençliğin dinine, imanına bağlı, ecdadının yolunda, tarih şuuruna sahip olarak yetişmesi halinde işinin çok zor olacağını biliyordu. Türkiye’de yetişen gençlik o şekilde yetiştirilmeliydi ki dinini, imanını masal olarak görsün, ecdadına barbar diye hakaret etsin, tarih şuurundan habersiz olsun. Ancak böyle bir gençlik, kolayca parçalanıp bölük pörçük edilebilirdi. Gençliğin mânevîyatını çalarak, onu şuursuz, gayesiz bir halde bırakacak şekilde projeler hazırlandı ve tatbik edildi.

Yahûdi İslâmı çok iyi bilir. İslâm'ın inanç sisteminden uzaklaşmış bir gençlik Yahûdinin en çok istediği bir şeydi. Onun için işe gençliğini imanını çalmakla başladı. 1930'ların 40'ların eğitim sisteminde ders kitaplarına bir takım itikat yönünden zararlı fikir ve bilgiler konmaya başlandı.

Meselâ Biyoloji kitabına Evrim Teorisi konmuştu. Bu teoriye göre canlılar gelişe gelişe bugünkü seviyeye gelmişlerdir. En gelişmiş canlı insandır. Evrim teorisine göre insan da diğer canlı organizmaların gelişmesiyle bugünkü seviyeye gelmiştir. Yani insanla maymunun aynı gelişme safhaları göstermiş olmaları gerekmektedir. Evrim teorisini iki asır önce İngiltere’de yaşamış yüksek dereceli Mason Charles Darwin’in ortaya attığından daha önce bahsedilmişti. Darwin nazariyesinin bugün artık ele alınır bir tarafı kalmamıştır. Batıda yapılan araştırma ve çalışmalar Darwinizmin büyük bir hatâ, hattâ yalan olduğunda birleşmektedirler. Batı ülkeleri Evrim Teorisini ders kitaplarından çıkarmanın hazırlığını yapmaktadırlar.

H. Yahya’nın ‘Evrimcilerin Yanılgıları’ adlı geniş mânâlı çalışması bu sahada yapılan çalışmaları bir araya getirmiştir. Darwincilere verilecek fevkalade mantıklı cevaplar ihtiva etmektedir. Öyle olduğu halde Evrim Teorisi Biyoloji kitabına niçin konmuştur? Yahûdi biliyor ki İslâm itikadıyla alâkalı olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

“Ey insanlar biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.” (Hucurat Suresi-13).

Bu Ayete karşılık Biyoloji kitabına yukarıda ifade edilen nazariyeler konulmuştur. Bu nazariyelere reaksiyon gösterme bakımından gençlikte iki ayrı grup meydana gelmiştir:

Bir grup genç, İslâm itikadında insanlığın bir erkek ve dişiden, Hz. Adem (as.)’la Havva’dan yaratıldığını bilmektedir. Dolayısıyla bu cümlenin ifade etmeye çalıştığı safsatayı elinin tersiyle itmiştir.

Ama her genç bu bilgiye sahip olmadığından oltaya kolayca yakalananlar da olmuştur. Yukarıdaki cümleyi okuyan bir grup genç ise “Ha, zaten insan şekil olarak maymuna benzemektedir. Dolayısıyla insanın maymundan gelmiş olması tabiidir.” diyecektir. Diyecektir amma yaratılışla alâkalı Ayeti inkâr etmiş olacağından küfre düşecektir. Küfre düşünce kalbindeki iman nuru silinip gidecek onun yerini küfrün zulmeti alacaktır.

KÜLTÜR-EDEBİYAT

Bugün nice Siyonist-Yahûdi ve Mason yazarlar Lise sıralarında gençlere ‘Büyük edebiyatçı’ olarak lanse edilmektedir.

İslâm’ın nikâh müessesesiyle alay eden ‘Hülleci’ adlı piyesin yazarı Reşat Nuri Güntekin de mason yazarlardan biridir

Bu isimler sayılabildiğince sayılır. Faruk Nafiz Çamlıbel, Mehmet Emin Yurdakul, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Aka Gündüz, Hüseyin Cahit Yalçın, Hasan Ali Yücel, hep bunlardan biridir. Her biri değişik renk ve karakterde görünebilmektedir. Bazı yazarların isimlerinin mason yazarların arasında zikredilmesi okuyucuyu şaşırtmasın. Bu bilgiler asıl bilgilerin tamamının su yüzüne çıkan çok az bir kısmıdır. Su yüzüne çıkmayan daha ne kadar çok şey vardır, bilmek çok geniş araştırma istiyor.

Bunlardan Hüseyin Cahit Yalçın İsrail Devletinin kuruluşunu açıktan tebrik edenlerden biridir.

TEVFİK FİKRET

Gençliğin ruh kökünden koparılıp soysuz bir akıntıya kapılmasında en büyük pay sahibi olanlardan biri şair Tevfik Fikret’tir.

Tevfik Fikret ‘95 e Doğru’ ve ‘Tarih-i Kadim’ adlı şiir kitaplarında başta Allah, Peygamber ve Kur’an olmak üzere mukaddesatımıza sövebildiğince sövmüştür. İşte bir dörtlüğü:

Her şeref yapma, her saadet piç

Her şeyin iptidası ahıri hiç

Kahramanlık... esası kan vahşet

Ben benim, sen de sen ne Rabb, ne ibad....

Zaten Tevfik Fikret Rum mühtedisi görünmekle beraber, annesinin küçük yaşta ölümü üzerine, Hıristiyan olan teyzesi tarafından Hıristiyan kültürüyle yetiştirilmiştir. Oğlu Haluk da Amerika’da Papaz olarak ölmüştür.

Onun ve benzerlerinin tesiriyle İnkârcı ve Materyalist bir gençlik ortaya çıkmıştır.

HALİDE EDİP ADIVAR

Türk edebiyatında bazı çevrelerce büyük yer verilen Halide Edip Adıvar’ın (1882-1964) asıl şahsiyeti hep göz ardı edilmiştir. Halbuki onunla alâkalı milletimizin iyi bilmesi gereken pek çok bilgi artık ortaya çıkmış bulunmaktadır. Onlardan bazıları şunlardır:

Yalçın Küçük Halide Edip’le alâkalı kamu oyunun bildiğinden farklı bilgiler ortaya koymaktadır. Onun Sabetayist olduğuna dair kayıtlar düşmektedir.

“Halide Edip Sabetayist idi.”

“Zekeriya Sertel’in anılarından Dönme olduğunu yazdığı Sabiha Derviş ile evliliği ve Halide Edip Adıvar’ın Sabiha ve Zekeriya’ya Kurtuluş Savaşı sırasında Amerika’da burs buluşu ile ilgili iki küçük ek var.”

Mehmet Şevket Eygi de Yahûdi Türkler Yahut Sabetayistler adlı eserinde şu ifadede bulunmaktadır:

“Romancı Halide Edip’in babası Mehmet Edip Bey de Yahûdilikten dönmedir.”

“Halde Edip Adıvar’ın babası Osmanlının son dönemindeki bürokrat ve Selânikli Mehmet Edip’tir.”

Y. Küçük, bir kitabında H. E. Adıvar’la alâkalı şu ifadelerde bulunuyor:

“Kurtuluş mücadelesinde ABD siyasetine yakınlığı ve manda taraftarlığı hep başına kakılmıştır. Amerikan kolejinden mezun olan ilk Türk kızı idi.”

“Halide Edip Adıvar’ın Sabetayist olduğu bilinmektedir.; bu nedenle Ağaoğlu ailesi hakkında verdiği bilgiye güvenebiliriz. Bir benzer iddia, yine Türkçülüğün ideologlarından, kazanlı bir fabrikatörün oğlu Yusuf Akçura için de yapılmıştır.”

Halide Edip niçin mandacı?

Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşından sonra Anadolu’nun pek çok yeri işgal edilmişti. Bu durum karşısında ülkenin geleceği hakkında muhtelif kişiler değişik fikirler ileri sürüyorlardı. Bunlar arasında Amerikanın mandasına girmeyi isteyenler de vardı. Bunların başında Türkiye’nin defalarca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığını yapmış İsmet İnönü ile Halide Edip de vardı.

Halide Edip’in niçin böyle bir tavır sergilediğini anlamak için bazı resim karelerini bir araya getirmek gerekmektedir.

Her şeyden önce H. Edip’in Newyork’taki Yahûdi ve Sabetayistlerle organik bağları vardı. Sonra Halide Edip’in okuduğu okul onun gerçek kimliği hakkında ip uçları vermektedir. Birazcık düşünenler için hiç bir Türk ve Müslüman öğrencinin alınmadığı malum Robert Kolejinin neye hizmet ettiği kolayca anlaşılır. İşte Halide Edip bu okuldan mezundur.

“Hiçbir Türk öğrenci alınmazken Robert Kolejin ilk Türk öğrencisi Halide Edip’tir.”

Bunlara ilâveten şu bilgiler de üzerinde ciddî olarak durulması gereken bilgilerdir.

Öke, “Üsküdar Amerikan Kız Koleji mezunu Hailde Edip ve Amerikan Columbia Üniversitesi mezunu Ahmet Emin’in (Yalman) girişimleriyle Refik Halid (Karay), Celal Nuri (İleri), Necmeddin (Sadak), Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi Osmanlı münevverleri, Robert Kolejde bir araya gelerek 4 Ocak 1919’da ‘Wilson Prensipleri Cemiyetini’ kurdular.”

Kurucuların çoğunun Sabetayist olması tesadüf müydü?

Herhalde…

Peki İstanbul’da ‘Wilson Prensipleri Cemiyetini’ni kuranlar, gerek ABD gerekse Siyonist politikaları hakkında ne kadar bilgiye sahiptiler?

ABD başkanı Wilson, Siyonizme yürekten bağlıydı. Özel görüşmelerinde Amerikan Siyonistlerinden bu eğilimini saklamıyordu. Aynen pek çok Amerikalı gibi dinî sebeplerle Siyon’a bağlıydı. ‘Musevîler için Filistin’i barbar Türkten koparmak’ efsanesi başkanı da büyülemişti.” demektedir.

H. Edip bahis mevzuu olduğu zaman ‘Vurun Kahpeye’ roman ve filminden bahsetmemek mümkün değildir. Bilindiği gibi bu roman H. Edip’in romanlarından birdir. Mevzu olarak Kurtuluş Savaşı sırasında güya vatana ve millete ihanet eden bazı hocalar ele alınmıştır. Romanın senaryosunun kasıtlı oluşu gün gibi ortadadır. Gerek Kurtuluş Savaşında, gerek daha önceki savaşlarda Müslüman din alimleri mücadeleleri hem yönlendirmişler hem de bilfiil ön saflarda yer almışlardır. Durum bu olduğu halde bunun aksi roman ve filmlere mevzu edilmektedir. Vurun Kahpeye birkaç kere film yapılmıştır. Yapanlar da herhalde Halide’yle fikir, inanç ve duygu birliği olanlar olmalıdır. Hareket noktaları insanımızın din ve imanına saldırmaktır.

Kurtuluş Savaşı başlamadan manda isteyenlerin şanlı Savaşımızda aslanlar gibi savaşan ve hattâ şehid olanları bu derece tahkir ve tazyif etmesi ne kadar iğrenç bir kan ve ruh yapısı taşıdıklarının işaretidir.

Söz filmden açılınca Türk Sinemasının ne dereceye düşürüldüğünü anlatan şu değerlendirmeyi buraya alıyoruz.

“Filmin (Kahpe Bizans) sahibinin verdiği ilânlardan anlaşıldığına göre, çok zaman bağımsız yargılarını okuduğumuz Yalçın Pekşen, bu film için ‘eğer zekâ yaşınız 5 ve 6 ise kesinlikle anlıyor ve gülüyorsunuz.’ demektedir. Ben de, toplumumuzun zekâ yaşının beş veya altıya indirildiğini tahmin ediyordum. Aziz Nesin’in mutlak sözlerle ifade ettiği ve benim aptallaştırma süreci olarak düzelttiğim saptaması da işte budur ve doğrudur.”

ORHAN PAMUK

Orhan Pamuk, (Resim-8) basın ve medyada çok tantanalara yol açan bazı romanların yazarı. Pamuk’un bir başka marifeti de ettiği bir söz. Çok tartışmalara yol açan bir lâf etti Pamuk:

“Bir milyon Ermeni, otuz bin Kürt öldürüldü. Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim.”

Tesbit ve değerlendirmelere geçmeden önce Pamuk’un şahsı ile alâkalı bazı bilgileri aktarmaya çalışalım. Y.Küçük, I. Zorlu’nun Pamuk için yazdıklarını kitabına almış. Biz de bu yazının bazı bölümlerini buraya alıyoruz:

“Öncelikle şunu belirtmek isterim: Sabetayist kökenli bir Mûsevî olarak, insanların kökenleri itibariyle fikirlerinin eleştiri konusu yapılmasının alenen ırkçılık olduğuna inanıyorum....... (Orhan Pamuk şunları söylemiştir): Sabetayistlerin bir devlete ihtiyaçları vardı. Çünkü Yahûdilerle aynı kaderi paylaşmak istemediler. Bu devlet kurucusu oldukları Türkiye Cumhuriyetidir......Bay Pamuk’un Girit’e bağlanan aile kökleri beni bir başka ailenin tarihine götürmüştür. Yeni Asrın Selânik Yılları isimli kitapta Bilgin ailesi de kökenlerini Orta Asya’dan İspanya’ya, oradan da Selânik’e gelen bir aile olarak göstermektedir. Tarihte böylesine komik bir başka iddia bulunmamaktadır....... Bay Pamuk Yahûdi değildir. Bu doğrudur. Sabetayist kökenli bir aileden gelmektedir.”

Pamuk’un yukarıdaki sözleri yenilir yutulur sözler değildir. Bugün uluslar arası platformlarda gürültü çıkaran Ermenilerin hiçbiri Ermeni Soykırımı ile alâkalı belge ortaya koyamamakta, sadece işin sözünü etmektedir. Batılı ilim namusuna sahip tarihçiler Ermeni Soykırımının olmadığına dair kesin deliller ortaya çıkarmışlardır. Gerçek bu iken Pamuk nereden cesaret alarak bu sözleri söyleyebilmektedir? Bu olsa olsa uluslar arası mahfillerde Türkiye aleyhinde düzenlenen mizansenlerde Orhan Pamuk’a bir rol biçildiğinin işaretidir. Pamuk’un bu hususta tatmin edici açıklamalarda bulunması gerekmektedir.

Kürtlerin öldürülmesi meselesine gelince şunları söylemek gerekmektedir: Güneydoğumuzda ölen otuz bin kişinin çoğu vatanının ve milletinin bölünmezliği için şehid olmuş yiğit vatan evlâtlarıdır. Geri kalanların içinde bir hayli sünnetsiz vardır. Bunlar Ermeni Terör Teşkilâtı ASALA’nın PKK’nın içine soktuğu Ermeni militanlardır. Tabi PKK’nın içinde dış ve iç düşmanlarımız tarafından aldatılmış Kürtler vardır. Bunlar asıl Kürt toplumunca hüsnü kabul görmeyen bir gruptur ve nisbetleri çok düşüktür. Bu kadarlık gafil de her toplum içinde bulunur. Bin yıldır iç içe yaşamış Türklerle Kürtlerin kendi aralarında bir meseleleri olmamıştır. Yeter ki dış mihraklar ellerini bu toplumlar üzerinden çeksin.

İşin bir başka yönü Pamuk’un romanlarının edebî yönünün değerlendirilmesidir. Bugün pek çok edebiyat otoritesi Pamuk’un romanlarını ciddî olarak tenkit etmektedir. Edebiyat otoriteleri bir yana edebiyattan biraz anlayanlarca bile pek çok zayıf yön tesbit edilmektedir. Kaldı ki bugün Türkiye’de edebi kabiliyeti Pamuk’tan çok üstün olan nice romancının adı bile anılmamaktadır. Çünkü onlar Sabetayist değildirler. Bu gerçek bazı çevrelerin fikri yapısından dolayı Pamuk’u öne çıkardığının işaretidir.

Edebi kabiliyeti bu olan Pamuk’un üstünde Türk ve dünya basınının bu kadar durmasının sebebi nedir?

Üç-beş yıl önce Eurovizyon şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil eden Sertap Erener birinci olmuştu. O zamanlar gerek Türkiye’deki ve gerekse dünya çapındaki Sabetayistlerin işbirliği yaparak bu neticeyi aldıkları söylenip yazılmıştı. Çünkü ortaya sürülen iddialara göre basın vasıtasıyla ve bizzat görüşmelerle bazı jüri üyeleri etki altında tutulmuşlar ve Sertap lehinde oy kullandırılmışlardı. Sertap da bu iddialar karşısında tatmin edici cevap verememiş, sessiz kalmıştı.

İster istemez akla şu geliyor: Acaba Orhan Pamuk için de aynı işbirliği bahis mevzuu muydu? Çünkü Orhan Pamuk’un Sabetayist olduğunu Yalçın Küçük, Ilgaz Zorlu başta olmak üzere pek çok kimse söylüyor.

Halide Edip, Nazım Hikmet, Sertap Erener, Orhan Pamuk gibi yazar ve sanatçıları destekleyen basın ve medya odaklarının Sabetayist kökenli olması tesadüf müdür, bilhassa mı yapılmaktadır? Bazı kesimler bunların resmin birer parçası olduğu görüşünde.

SİYONİST YAHÛDİLER VE FİKRİ AYRILIKLAR

KOMÜNİZM HAREKETLERİ

Alman Yahûdisi Karl Marx’ın doktrin haline getirdiği Komünizm Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de de taraftar bulmaya başladı.

Tevfik Fikret, Abdullah Cevdet ve benzerlerinin meydana getirdiği inançsız ve materyalist gençlik Komünizme meyil gösteriyordu. Bu gençlik kesimi komünizm için iyi bir arpalık olabilirdi ve nitekim zamanla öyle olduğu görüldü.

NAZIM HİKMET VE RENGÂRENK AİLESİ

Bu işin hızlanması, bu Komünist kampın kuvvetlenmesi için Nazım Hikmet (1902-1963) devreye sokuldu. Nazım Hikmet’in soyu ile alâkalı son zamanlarda pek çok bilgi ortaya çıkmaya başlamıştır. Onlardan bazıları şunlardır:

“Müşir Mehmed Ali (Karl Detrois) Paşa’nı Leyla adındaki kızı ise, Polonya’daki başarısız ihtilâl teşebbüsünden sonra 1849 yılında 23 yaşındayken Osmanlı Devletine sığınan Mustafa Celaleddin (Yüzbaşı Konstantin Polkozic Borzecki) Paşa’nın oğlu Hasan Enver Paşa ile evlendi. Bu evlilikten 5 çocuk oldu; Celile, Mehmed Ali, Mustafa Celaleddin, Sara ve Münevver. Şair Nazım Hikmet Celile’nin oğludur. Nazım Hikmet’in baba tarafından dedesi Mehmed Nazım Paşa da Selânik’in son valisidir.”

“İttihatçı doktor Nazım, ‘resmi sosyalist’ Dr. Tevfik Rüşdü, Kuvayı Milliyeci büyükelçi Ali Fuad Paşa ve komünist şair Nazım Hikmet yan yana gelip sohbet ediyorlardı. Hepsinin tanıdığı ve saygı duyduğu bir isim vardı: Selânik’in son valisi, Şair Nazım Hikmet’in dedesi Mehmed Nazım!Vali Mehmed Nazım o günlerde hâlâ Malta’da sürgündeydi.

İkisi de Selânik doğumlu olan iki Nazım: Doktor Nazım ve Nazım Hikmet arasında dostluk var mıydı?”

Mahmud Çetin de, kitabında, Nazım Hikmet’in şahsı ve soyuyla alâkalı çok enteresan bilgiler vermektedir. Bazılarını buraya alıyoruz:

“Konstanty’e (Nazım’ın büyük dedesi) (Resim-56) kadar bu Polkozic armasını (erkek keçinin yarısı anlamını taşır) kullanıyordu. Wawolnica kasabasında bulunan bir belgede 1334 tarihine kadar Konstanty’nin atalarının isimleri bulunmaktadır. Aile, bundan iki yüz yıl kadar sonra kendilerine ait olan Borzecin köyünden esinlenerek Borzecki soyadını taşırlar.”

“1848 yılının Nisan ayında Prusya’ya ait Wieloposka’da bağımsızlık yanlısı bir ihtilâl teşebbüsü oldu.

Konstanty de bu ihtilâl teşebbüsü içinde yer aldı. Ruslar isyanı bastırınca Konstanty göz altına alındı. Birkaç hafta hapisten sonra Prusya hükümeti ona Fransa’ya gitmek üzere pasaport verdi. Fransa’da subay olmak istediyse de bunu başaramadı.”

“Osmanlı Devleti, Polonyalı muhacirleri ülkesine kabul etti. Konstanty Borzecki 1949 yılında İstanbul’a geldiğinde 23 yaşındaydı.

İstanbul’da Müslüman olmakla bir takım sosyal ve ekonomik avantajlarının olduğunu gören Konstanty Müslüman oldu ve Mustafa Celalettin adını aldı. Rusya esirleri geri istiyordu. Mustafa Celalettin böylece iade edilmekten de kurtulmuş oluyordu.”

“Yeni ismi Mustafa Celalettin olan Konstanty Borcezki ile birlikte Osmanlı hizmetinde bazı yüksek rütbeli Polonyalı subaylar görev almıştır. Onlardan bazıları eski ve yeni isimleriyle şunlardır: Murat Paşa (Josef Beim), İskender Paşa (Antoni Ilinski), Muzaffer Paşa (Wlatyslaw), Şahin Paşa (Felis Breanski), Mehmet Sadık Paşa (Michal Czaykowski), Mahmut Hamdi Paşa (Sygmunt Fremt), Nihat Paşa (Seweryn Bielinski), Arslan Paşa (Lutrik Bystzowski), Sefer Paşa (Wlatyslaw Koschielsiki), Mehmet Ali Paşa (Karol Defroi) ve Ömer Paşa (Michal Latos).”

“M. Celalettn Paşa Eski ve Yeni Türkler (Les Turcs aciens of meternes) adlı eserinde ‘Türklerin Avrupalı milletlerin mensup olduğu Ari soyundan geldiği’ tezini ilk ortaya atandır. Ona göre Osmanlılar aslında ari ırktandır ve İslâmiyet dolayısıyla ariliklerini kaybetmişlerdir. M. Celalettin Fransızca yazdığı bu kitabını Abdülaziz’e ithaf etmiştir.

Kitapta ileri sürülen fikirler Jön Türkler tarafından kabul görmemiş, oğlu Hasan Enver Paşa ve Yusuf Ziya Bey tarafından savunulmuştur.”

“(Nazım) Kendi deyişiyle altmışına yakın sevdalandığı ‘saçları saman sarısı kirpikleri mavi’ Vera ile evlendi. 3 Haziran 1963 yılında öldü.”

“Zekeriya Sertel, Nazım’ın Polonya bağlantısına bir anekdot nakleder: Dedelerinin memleketi Polonya sınırına yaklaştıkça Nazım’ın sevinci ve heyecanı artıyordu. Kendi memleketine geliyormuş gibi seviniyordu. Dedeleri bu memleketten gelmişti. Uzaktan da olsa bir dereceye kadar Polonyalı sayılırdı. Bugün hâlâ Polonya’da yaşayan Borjenski ailesi Nazım’ın akrabalarındandı.”

“Nazım hapistedir. Kurtuluşu için annesi Ayşe Celile Hanım’ın teyzesi Zekiye Hanım’ın oğlu Ali Fuat Cebesoy çaba sarf etmektedir.”

Nazım’ın şu mektubu, bazı çevrelerce çok dikkatli bir şekilde incelenmelidir:

“Cumhur reisi Atatürk’ün yüksek katına,

Türk ordusunu isyana teşvik ettiğim iddiasıyla onbeş yıl ağır hapis cezası giydim.

Şimdi de Türk Donanmasını isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.

Türk inkılâbına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Kör değil ve senin yaptığın her ileri dev hamleni anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır.

Yüksek askerî makamlar, devlet ve adalet, küçük, bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilini anmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alâkalandırmak istemedim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılâp askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin.

Kemalizmden ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılâbına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.

Nazım Hikmet Ran”

Nazım Hikmet’in Atatürk’e yazdığı bu mektup Yön dergisinin 3 Şubat 1967 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Mahmut Çetin’in kitabından aktarmaya devam ediyoruz:

“Nazım bir yandan da polisle pazarlığa girişmiştir. Tabi bütün bunlar diğer Komünist öncülerin gözünden kaçmaz.... Enternasyonal’in yayın organlarından Rundschau’da şu görüşler yer almıştır: ‘... Türk burjuvazisi, çeşitli küçük burjuva dönek gruplarını, özellikle Nazım Hikmet’in Trockist muhalefet grubunu, Komünist Partisine karşı kullanmasını biliyor. Bu grup sadece Komünist Partisine karşı karalama kampanyasına hizmet etmekle kalmamaktadır. Bu gurubun üyelerinin defalarca polis ajanı olarak kullanıldıkları da saptanmıştır.’ ”

“Nazım Hikmet ve Mehmet Ali Aybar Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde karşılaşmıştır. Aybar: ‘Ne iyi ettin de sosyalist oldun.’ ”

Mustafa Celaleddin, Osmanlı Devleti zamanında ilk ırkçılık ve daha ziyade Türk ırkçılığı üzerine çalışma ve araştırma yapanların ilklerindendir. Bununla alâkalı önceki satırlarda bazı hususlar kaydedilmişti. Suriye ve Irak’ta da Arap ırkçılığını başlatanların başında Yahûdi soylu Mişel Eflak’ın geldiğine daha önceki satırlarda bahsedilmişti.. İttihatçıların Hahambaşılığa getirdiği Heim Naum’un Mısır’da Cemal Abdünnasır’ı Arap ırkçılığına yönlendirdiğine de daha önce temas edilmişti.

Ali Fuat Cebesoy (1882-1968) da, Nazım Hikmet’in dayısıdır. Ayrıca A. Fuat Cebesoy’un annesinin Ankara-Dil ve tarih coğrafya Fakültesinde yapılan bir teze göre bir Fransız Yahûdisi olduğu kaydedilmektedir.

Nazım Hikmet güya Komünist, dedesi Mustafa Celâleddin Paşa ırkçı, dayısı Ali Fuat Cebesoy Kemalist rejim taraftarı olmakla ayrı ayrı fikirlerin adamıdırlar. Bu durum bu aileyi rengârenk bir aile olarak göstermektedir. İster istemez üçünün de ayrı renklerde olması akla başka şeyler getiriyor.

Nazım Hikmet’e göre Türkiye’de tarihî maddeciliğin başlatıcısı Şeyh Bedrettin (1358-1420) ve arkadaşlarıdır. Nitekim bu hususa daha önce de temas edilmişti.

Eski CHP’nin sonuna doğru komünizm suçundan hapse düşen Nazım Hikmet, Demokrat Partinin çıkardığı aftan yararlanarak hapisten kurtulmuştur. Sütünün gereği olarak da hapisten kurtulur kurtulmaz Sovyetler Birliğine kaçmıştır. O meşhur hezeyanını da o sıralar yapmıştır:

“O kadar bahtiyarım ki! Ben bütün hayatımı bütün idealimi,aşkımı bu muazzam şehre borçluyum. Ben Sovyetler Birliğinin çocuğuyum…....Türk halkı Stalin’in kumandası altında kurtuluşu için ve sulh için dövüşmek istiyor.

Bana yapılan bu karşılamayı şahsıma almıyorum. Ben de sizlerden biriyim. Bu karşılamayı Türk halkına yapılmış sayıyorum.

Stalin benim için çok mühimdir. Gözümün ışığıdır. Fikirlerimin kaynağıdır. Beni o yarattı. Moskova’da onun büyük ismini taşıyan üniversitede okudum. Her şeyimi ona borçluyum. O yalnız bütün dünyanın en büyük adamı değil, şahsen bana aydınlık veren en büyük kaynaktır.”

Bu sözün analiziyle şunlar tesbit edilmektedir:

Bir defa bu söz kaçıp geldiği Türkiye’deki Komünistler için bir mesaj, bir yönlendirmedir. Türkiye’deki Komünistlere denilmek istenen şudur ki: “Komünizm rejimini tatbik eden Sovyetler Birliğine bağlı kalın.”

Bir diğer husus Nazım bu sözüyle kendisi gibi Yahûdi olan soydaşı Stalin'i komünistlerin gözünde biraz daha putlaştırmış oluyordu.

Nazım Hikmet daha sonraları Polonya’ya yani dedesinin memleketine yerleşmiş ve Borzecki soyadını almıştır.

Nazım’ın Yahûdiliğini bir başka Yahûdi Bernard Leweis şöyle ifade etmektedir:

“Nazım Yahûdi olan dedesinin memleketi olan Polonya tabiyetine girmiş ve Borzecki soyadını almıştır.” (Bernard Leweis, The Emergence of modern Turkey)

Sabetayistlere karşı çok hassas olan Y. Küçük Nazım hususunda toleranslıdır. Bu tutumu tenkid edilmektedir. Y. Küçük’le yapılan bir röportajdan okuyoruz:

“Soru: Nazım Hikmet’in Sabetayist olduğu yönünde iddialar var ne diyorsunuz?

...... (Nazım’ın dedesi Konstantin Borjenski) Polonya’dan gelmişti. Orada Yahûdiliğin çok köklü ve çıktığı ilk yıllarda Sabetayizmin çok güçlü olduğunu biliyoruz. Evliliklerine, isimlerine, aldığı ‘Ran’ soyadına bakmamız yeterlidir.”

Türkiye’de bazı politikacıların edebiyat malzemesi yaptıkları Nazım Hikmeti Komünistler de âdetâ İlâhlaştırmışlardır.

Onların İlâhlaştırdıkları Nazım Hikmet’in ‘Lehistan Mektubu’ şiiri şöyledir:

Sevgilim, dayı kızım, Memed’imin anası,

Dedelerimizden biri

1848 Polonya muhaciri.

Belki o Varşovalı güzel kadına, senin

ikizmişsiniz gibi benzeyişin bundandır.

Belki ben bu yüzden böyle sarı bıyıklı,

böyle uzun boyluyum,

Oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi.

Belki de bu yüzden bu ova bana

bizim ovaları hatırlatıyor.

Yahut da bu yüzden bu Leh türküsü

içimde, derinde, yarı aydınlık

uyuyan bir suyu kımıldatıyor.

Lehistan’dan gelmiş dedelerimizden biri,

gözlerinde karanlığı yenilginin,

saçları al kana boyalı.

Uykusuz geceleri Borjenski’nin

benimkilerine benzer olmalı,

Tıpkı benim gibi o da

çok uzaklarda kalan bir ağacın altında

unutmuş olabilir uykusunu.

Onu da benim gibi deli etmiştir, deli,

her solukta alıp ta memleket kokusunu

memleketi bir daha görmemek ihtimali.

Avukatı ve hayranı Mehmed Ali Sebük’ün ‘Korkunç Adli Hatâ ve Nazım Hikmet’in Özgürlük Savaşı’ adlı eserinden şunları aktarıyoruz:

“Nazım’la görüşürken, Tevrat’la çok ilgilendiğini ve onu zevkle okuduğunu hayretle gördüm. Onun için ‘Tevrat’ ana bir kitaptı. Daima ondan yararlanıyordu. ‘Önce ‘Tevrat’, sonra tarih’ derdi. Şiirlerini dikkatle incelersek, onlarda az-çok Tevrat’ın izlerini görmek olanağı vardır sanıyorum. Nitekim, ‘Yusuf ile Menofis’ oyununu da ondan esinlenerek yazdığı açıktır.”

Ne yazık ki kendi dâvâsı için her kılığa girip insanlığın arasına her türlü kargaşayı sokan Yahûdi’yi, Yahûdi Nazım Hikmet gibileri insan esas hüviyetleriyle tanımakta zorluk çekiyor. Ki onun şiirlerinin çoğunda İslâm inancını açıktan inkâr görüyoruz. Meselâ şu mısralarında Kur’an’a açıktan hakaret vardır:

Yaldızlı meşin kabı

Parçalanmış kitabı

Varsın gömülsün diye bir ebedî uykuya

Attık bir kör kuyuya

Yazık yazık bize ki asırlarca aldandık

Karanlıkta çizilen yüzleri görmek için

Görüp yüz sürmek için

Yazık yazık bize ki bir çerağ gibi yandık

Ne gökten necat geldi ne bir parça merhamet

Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammed

Yalnız bir kuru dua, bir tütsü buhur verdi

Masal cennetlerinin yollarını gösterdi

Ne beş vakit ezanı, ne Angelos Çanları

Yokluktan kurtarmadı esir çalışanları

Türkiye’de Nazım Hikmet sempatizanı olup aynı zamanda Atatürkçülüğü elden bırakmayanlar vardır. Bu gibilerin çifte standart uygulama hususunu kendi vicdanlarına havale ederek Atatürkçü Nazım Hikmetçilere veya Nazım Hikmetçi Atatürkçülere Nazım Hikmet’in Atatürk hakkındaki şu şiirini hatırlatıyoruz. Ve diyoruz ki ‘Biraz samimî olun.’

Trabzon’dan bir motor açılıyor

Sahilde bir kalabalık

Motoru taşlıyorlar

Son perdeye başlıyorlar

Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş

Kemal kumandanın kordonuna

Kumandan kahyanın cebine inmiş

Hav... hav... hak...tû

Yoldaş unutma bunu

Burjuvazi ne zaman aldatsa bizi

Böyle haykırır

Hav.. hav.. hak..tû.

 
Sonraki >

Tüm Ürünler


Kapsamlı Arama
Dosya İndirme (Download) Alanı

Anketler

En son ne zaman kitap okudunuz ?
 

Haberler

Sırlar Işığında Hayat Ve Ölüm

Hayata yeniden başlamak, bütün sıkıntılara rağmen değer. Yaşamak için mucizeye gerek yok. Sırlar seni buldukça, ölüm seni aradıkça, aşk ateşi ile yaşama gücü kazanacaksın, ” diye hayli iddialı kelimeler kullanılmış bir arka kapağı var. “Sırlar Işığında Hayat ve Ölüm’ün” Ali...

Devamını oku...

Alparslan ve Malazgirt Destanı

News image

Alparslan ve Malazgirt Destanı Kitaptan alıntı yazımız devamındadır.

Devamını oku...

Pınar (Şiirler)

News image

PINAR Şiir kitabı olarak yayınlanmış olan bu kitabımızdan alıntılar yazımız devamındadır.

Devamını oku...
100%
-
+
3
Show options